Bugün 30 ocak 2011… Bir zamanlar da 30 ocak 2001 Vardı…
Ben felsefeyi (bana tanımlandığı ve benim anlamlandırdığım kadarıyla) Düşünmek eylemiyle aynı görüyorum. Düşünmek olmasaydı şu an bu yazıyı okuduğumuz bir an’ı da yaratamamış olabilirdik.
An. Zaman’ın son iki harfi…
Bize karşı akmakta olan Zaman’ın uyanıkken deneyimlediğimiz akıntısının tam orta yeri…
Hayatımızı onun içerisinde yaşarız. An’ı yaşarız, Zaman içerisinde hedefler ve emeller koyarız kendimize. Her an attığımız kulaçlar ile hem güçlenir, hem daha çok, daha rahat kulaçlar atarız.
Zamanın içerisinde de, denize girdiğimiz kadar temkinli olmakta fayda var. Lakin her ikisinde de her şeyin hareket halinde olduğunu bilmek ve içinde bulunduğumuz alanın güvenliğini sağlamak zorundayız kanımca.
Zaman’ın sonu da tıpkı bir okyanusun dibi kadar sonsuz ve hayal edilemez geliyor ve an’ı yaşamama sebep olan her şeye şükran duyuyorum.
Çünkü o sonsuzluğun bir parçası olmak, an’ı yaşayan hür bir insan olmak zaman’ın içerisinde, başlı başına bir büyük mükâfat diye düşünüyorum.
Altına girdiğin yükleri kaldıracak kuvveti vermiş düzen ehli sana ve bunu iyilik namına kullanmanı dilemiş. Şimdiye dek bizleri buraya getiren insan atalarımızın notlarını onların yazdığı kitaplardan okudukça, zaman’ın ve bilginin önemini ve hızını hissetmemek elde değil.
Nereden gelmiş ve nereye gidiyor zaman? Demek için dışarısına çıkıp, akan her şeye dışarıdan bakmak, araba veya trende yolculuk ederken pencereden dışarıya bakmak gibi bir şey sanki… Oysa izlemeye insan ömrü yetmiyor.
Acizlik konusuna başka bir denemede değinmek üzere not aldık.
Zaman’ın içerisinde yaşayan biz hür insanların en büyük ve temel sorunlarından birisi, yaşamın bir sonu olduğunu bilmemiz.
Günümüz sağlık araştırmaları bu alanda yaptığı istatistik çalışmalarında, Dünya’da ortalama insan ömrü süresinin 65-80 civarında olduğu yönünde raporlar iletiyorlar. Yani her ne yaşamayı, her neye ulaşmayı hedefliyor isek bunu ömrümüz yetene kadar yapabiliyoruz.
Ortalama bir insan kendi zaman’ını yönetmek ve en iyi şekilde kullanmak için bu süreyi çok iyi değerlendirmeli sanırım. Ayrıca, fizyolojik açıdan maruz kaldığımız yıpranmayı da hesaba katmak, sıralamalar yaparken göz önünde tutulması gereken çok önemli hususlar içeriyor.
Zamanımızı en iyi şekilde planlamak gerçekten çok kolay bir şey.En çok ne olmayı, ne yapmayı ve nerede bulunmayı istediğimizi kendimize sorarak başlıyoruz işe ve gerisi kendiliğinden geliyor. Tamam, biraz çetrefilleşiyor kararı uygulamaya başladıktan sonra ama hiç başlamamış olmaktan iyidir sanırım.
Mesela ben şu an 30 yaşındayım ve önümde en kötü ihtimalle 1 dakika en iyi ihtimalle 150 yıl daha var. Şimdi ben zamanımı bu yazıyı yazmak için ayırıyorum ve daha sonrasında sizler okumak için ayıracaksınız. Belki birçoğunuz bu konuyla ilgilenmiyor veya bildiğinizi düşünüyor olduğunuzdan zamanı başka bir şeylere ayırmayı tercih edeceksiniz… İşte hepimiz zamanımızı böyle planlıyoruz.
İlgilendiğimiz, bilmek zorunda olduğumuz, yapmak zorunda olduğumuz, merak içerisinde yaptığımız, severek yaptığımız, bir şeyler uğruna yaptığımız ya da öylesine yaptığımız her eylem, bilgi alışverişi ve ihtiyacımızı karşılayan her şey bu kadar çok iken, bizim zamanımız böyle sonsuz bir liste yapmaya yetecek kadar uzun değil.
Bu yüzden zamanı planlamak, ondan en yüksek verim ve faydayı alabilmek ve geriye dönüp baktığımızda mutluluk duyacağımız, övüneceğimiz ve şimdi olduğumuz yerde emin bir şekilde durduğumuz güvenini yaşayabilmemiz açısından çok önemli bir husus bence.
Elbette hayatın hangimize ne getireceğini bilememek ve kötü şeyler düşünmek için oldukça açık bir fikir bu.
Lakin bu düşüncelerin nedeni, bu sürenin kısalığı ve uzunluğunu kendi çabalarımızla, yaşam tarzımız ve davranışlarımızla belirleyeceğimiz bilgisinin yanında bu süre içerisinde elimizden hiçbir şey gelmeyecek durumların da söz konusu olması (kısmet, kader, şans…), verilmiş bu sınırlı süre’nin mutlak bir sonu olacağının kesinlikle biliniyor olması, gibi bilgilerle çakışması…
Bu çakışmalar zihinde “bilinir mutlaklık” hissi yaratıyor.
Geleceğe, başarıya ve hedeflerimize ulaşılabilirlik karşısında duyduğumuz korkular ve sonuç her ne olursa olsun asıl olanın -yani kendimizin- bir sonu olduğunu görebiliyor olmak; yarışmanın tam ortasında yenildiğimizi öğrenmek gibi bir şey sanki azizim. Ve yenilgi çok olumsuz bir his.
Ancak ölüm’ü düşünmek, ondan kaçış olmadığını bilmek, elindeki her şeyi bırakıp, bir kenara çekilip üzgün, üzgün oturmak anlamına gelmez.
Bu ülkemizden Çemişkezek gibi bir 3.lig takımının Barcelona gibi bir dev bir futbol takımıyla maça çıkması gibi bir şey değil midir azizim?
Düşünün ki siz Çemişkezek’te oynayan bir futbolcusunuz. Maça çıkmaz, takım arkadaşlarınızı kaderleriyle baş başa bırakır ve tribünden maçı izlemeyi mi yeğlerdiniz?
Yoksa o maça çıkıp elinizden gelenin en iyisini yapmaya ve mümkün olduğu surette kazanmaya mı çalışırdınız o tarihi maçı?
Ailenizin, çevrenizin ve üzerinde yaşadığınız toprakların size sunduğu imkânlar doğrultusunda, çalıştığınız ve elde ettiğiniz kadarıyla siz olmuşsunuz ve Çemişkezek size güvenmiş. Bence bu Barcelona’da oynamak ile aynı seviyede bir onur ancak daha küçük bir çevrenin takdir ettiği bir başarı.
Ben o maçta canım çıkana dek koşar, çalımlar, top çalmaya ve gol atmaya çalışırdım!
Bunu özümsediği zaman rahat ediyor insan bu “bilinir mutlaklık” sorunsalı ile karşı karşıya kaldığı durumlarda. Ölüm de sıradan bir sürece dönüşüyor. Tıpkı şans gibi kapımızı her an çalabilen.
Olumsuzlukları düşüneceğine, onları bilinçli bir şekilde kenara bırakıyor insan, hedeflerine kilitleniyor ve onlara ulaşmak yolunda ilerliyor…
Çünkü her şey akıp dururken, ne olacağını bilemediğim bir gelecek karşısında oturup sızlanmak yerine; olduğumdan daha fazlası olabilmek uğruna çabalamak ve arkamda maddi, manevi nice değerler bırakmak gibi bir şansım olduğunu bilmek, oturup kaçınılmaz sonuma serzenişler dizmekten çok daha güzel şeyler yapabileceğimin umutlarını ekiyor gönlüme…
İşte o zaman anlıyorum ki nefes aldığım ve çabaladığım her gün, ölüme meydan okumak değil, daha iyi olmak adına salladığım kulaçlar…
Her seferinde beni eskisinden daha güçlü ve zarif yapan…
Zaman: Somut olarak görülemeyen ancak ilerlediği veya devinim halinde olduğu hissedilen ve canlı cansız her şeyi etkileyen, formunu değiştiren (sonsuz) manada bir süreç…
Zaman’ı yaşayan hür bir insan olarak ben de, kendi dilimimde, ilimlerimi, bilgilerimi, tecrübelerimi ulaştığım/ulaşacağım hedefler;
Sevdiğim insanlar ve deneyimlediğim her güzel şeyi bana iyiliklerim ve iyilikler ölçüsünde sunulan hayat ortaklarım, zamandaşlarım olarak gördüğümü düşünüyorum.
Fenalıkların ve düşmanlıkların sahiplerinin de kendilerince bir nedeni olduğu bilinciyle onlardan elimden geldiğince sakınmaya, kötü şeylerin farkına vardığımda elimden bir şey gelmiyorsa en azından kendimi kurtarmaya çalışıyorum.
Kendi yaptığım kötülükler, fenalıklar olmuşsa, geriye dönemesem, onları düzeltemesem bile, kendimi düzeltmiş oluyor ve en azından bir değer daha katmak üzere bu fenalıklarımı sevdiklerimle paylaşarak, deneyimlerimi, pişmanlık ve acılarımı da mutluluklarım ve kıvançlarım kadar adilce paylaşıyorum.
Biliyorum ki zaman içerisinde kazandığım doğru davranışlar tek başına bir işe yaramıyor.
Ancak bu doğruları ne kadar çoğumuz bilir ve yaşamadan, birbirimizin derslerinden öğrenirsek, birlikte hepimiz doğru yönde gelişmiş olur ve daha az kişi daha az yanlış davranış sergileyerek, bir yanlışı daha çok kısa bir zamanda doğrusu ile geliştirmiş oluruz diye düşünüyorum.
İşte! Medya, televizyon, gazete, kitap, bilgi, deneyim, arkadaşlık, sohbet, iletişim, sanat, resim, fotoğraf, heykel, vs.
Ve bunlar gibi birçok şeyi atamız insanlar, kuşaktan kuşağa öğreterek/öğrenerek, kültür miraslarını biz çocuklarına bırakarak paylaşmışlar bizlerle… Öğrendiklerimizin üzerine koydukça daha da ileriye gitmiş ve bu günlere gelmişiz hep birlikte… Şimdi bizlere düşen de bu çıtayı daha ilerilere taşımak, kendi bilgi, deneyim ve hatalarımızı kendi nesillerimizle paylaşarak, zamandaşlarımızın ve gelecekteki nesillerin bilgi ve tecrübelerimizin gücünden ve kolaylıklarından faydalanmalarını sağlamak olsa gerek.
Hastalıklardan, doğa’dan bulduklarımızı kullanarak kurtulduğumuzda yazdığımız notlar bugünün tıp bilimini yaratmış…
Düşünsene genç dostum, 1 sayfalık sağlık bilgisi günümüzde bir insan ömrünün okumaya yetemeyeceği kadar birikmiş ve her an bir yeni bilgi, bir kitap sayfasının içerisinde gelecek kuşakların bilgisine sunuluyor… O zamandan bu zamana ne çok yol kat etmiş insanlık…
Oysa zaman ne birikiyor, ne de duruyor… Sadece ilerliyor, ilerliyor…
Biriktiren, geliştiren, birleştiren, paylaşan ve ileten ise zaman ile süre anlaşmazlığına düşmüş biz canlılardan başkası değil…
Zaman bizimle ilgilenmiyor, durmadan, tanımadan, ara vermeden ve her daim aynı tutarlılık ve kararlılıkta ilerlemeyi sürdürüyor ve hep başarıyor ise, insan da boş oturdukça, hedefsiz, amaçsız, sevgisiz ve isteksiz kaldıkça, başarısızlığa ve yalnızlığa mahkûm ediyor kendisini… zamanını boşa harcıyor…
Oysa umut yeşerten ve o umutların, ideallerin doğrultusunda hareket edenlerimiz bu güzel an’ların tadını çıkartıyor. İstemenin, başarmanın ve tutarlılığın karşı konulmaz onuru ile çakmak, çakmak bakıyor gözleri, yorgun olsalar bile…
Yorgunluğun ve dinlemenin, çalışmanın ve alışveriş yapmanın, bilginin ve sağlığın, özverinin ve gururun, acının ve mükâfatın, kazanmanın ve kaybetmenin tüm olumlu ve olumsuz hallerini ve en önemlisi nasıl bu hallere gelindiğinin haklı ve onurlu bilincini yaşayan insanlar, kendi destanını örüyor tıpkı usta bir örümceğin hünerli dokumaları gibi…
Daha sonra uzaktan kendi eserine bakıyor.
O zamanın getirdiği tüm zorluklar ve güçlükler karşısında nasıl bir ağ örmüş, nasıl dayanmış ve bulunduğu yere tutunmuş?
Orada nasıl beslenmiş, meydana gelen hasarları nasıl onarmış ve zorluklar karşısında nasıl güçlenmiş ve gelişmiş o hayatını karşıladığı eserinde…
Kendisinden sonra gelecek kuşaklara iyi bir ağ dokumayı öğretmenin ve zamanla karşılaşacakları sorunlar karşısında çözümler üretmenin, her şeyin üstesinden gelerek yaşamak için ihtiyaç duyduğu şartları karşılayabilmenin inceliklerini öğretebildiği sürece türünün varlığını sağlamış olacağını iyi bildiğinden, bilgisini ve tecrübesini daimi olarak iletiyor ve paylaşıyor çevresiyle.
Böylece zaman ile antlaşması sona erdiğinde, gerisinde sadece geçmişini değil, türünün devamı için olumlu değerler bırakmış olmanın hafifliğini ve doygunluğunu yaşarken vedalaşıyor hayatla.
İşte zaman ile alıp veremediğimiz sonsuz tartışmanın bizim için en karlı tarafı.
Gelişimimiz ve Sürekli Artan Direncimiz.
Son 50 yılda, sağlık bilimlerinin kaydettiği ilerleme ve daha bilinçli toplumlara dönüşmemiz sonucunda, ortalama insan ömrü 10-20 yıl kadar uzamış.
İnsan oğlunun çabası bir dağ kadar, oysa onca zamanda edindiği birikimler bir karınca kümesinin bir kışlık deopsu kadar değil mi azizim?