“Bir Fikrim Var” Dedim. Onun kusursuz olduğunu söylemedim.

Her şey bir rüya ile başladı aslında… Herkesin kardeşçe yaşadığı, sınırların olmadığı, silahlara gerek kalmamış huzur ve güven dolu bir hayat gördüm rüyamda…
Hani bir an gerçekmiş gibi kalkarsınız yataktan, sonra kendinize geldiğiniz o saniyelerde herşeyin aynı olduğu bilincine varmak bir garip sızıdır yüreğinizde… Bana da aynen böyle oldu işte.
Sonra düşündüm… bir hayli düşündüm… kalktım bir dünyaya, bir de kendime baktım… Ne göreyim?
Ben Dünyaymışım…
Ne yazıktır ki bu Dünya’da herkes hak ettiği kaliteli yaşamı bulamıyor… Bir yudum suya muhtaç yaşayan düşkünler, cesetler arasında oyun oynayan çocuklar, karın tokluğuna çalışan işçiler, sürekli elleri tetikte bekleyen milyonlarca asker var… Herkes biribirinden korkuyor… Herkes birilerinin gölgesinde saklanıyor…
Korkuya gidiyor aklım…
Halk’ın hırsızdan, hırsızın polisten, polisin müfettişten, müfettişin yargıdan, yargının askerden, askerin düşmandan, düşmanın ötekinden korktuğu… Bu korkular üzerine kurulu düzende hepimiz bir parça korkağız…
İç geçiriyorum.
Birbirinden korkanların Dünyası’na.
Kan kokusu sarmış yerleri, toplu mezarları düşünüyorum… güçten tiksiniyorum işte o zaman.
Aklımı alıp kaçıyorum sonra, rüya görmeye dalıyor gözlerim…
Gordion’da bir kapı beliriyor, içeri giriyorum ve tek başımayım.
Çorak, ot bitmez tepelerin üzerinde dolanıyorum, aşağıdaki tarlalarda yeni biçilmiş buğdayların kuru sapları ayaklarım altında çıtırdıyor. iki tepe arasında batan güneş, serin rüzgarla birlikte ılık, ılık vuruyor yüzüme. Ellerimle yüzümü ovuyor ve yürümeye devam ediyorum. Aklımda beliriveriyor “Çilek”.
Dönüp geriye bakıyorum, kapıdan içeriye karanlık bir gölge izdüşümü yapıyor… şehirli sesler, klaksonlar, peyderpey bir gülümseme beliriyor, “çilek” diyorum içimden. Çilek beni mutlu ediyor.
Hiç geriye dönesim yok azizim. İçimden kapıyı kapatmak, sonsuza kadar orada kalmak geçiyor. “İnsanlığa sırtımı dönmek mi?” diye soruyorum kendi kendime…
O masum canlar için yapabileceklerim bu kadar mı? Yani bu kadar mı?
Sırtımı dönüp gitmek.
Ben güven içindeyken, gerisinin ne önemi var dimi?
Ben olsam da olmasam da ne olur hem? Benim bir küçük damla mutluluğum mu ayyuka çıkartacak bir Dünya dolusu iyiliği?
Peki kalayım burada kapıyı kapatıp, her şeyden uzak, yalnız ve huzur içerisinde… İyi de bu sefer yalnızlık yakalar, takdir edilmemek sıkar boğazımı, kendini ifade edeceğin, paylaşımda bulunacağın kimseler yoksa helak olursun, huzur yine yalan olur dimi? Ne kadar huzurlu olduğundan bahsedecek kimse yoksa huzur ne işe yarar cancağızım? “Palamut”. Yüzüm asılıyor. İç çekiyorum, sefilliğime…
Hiçbir şey yetmez insanoğluna… Şükredenlerden olmak zor zanaattir azizim…
Yürümeye devam ediyorum, güneşe doğru… O kadar kolay değil… Tepeye yaklaşınca güzel bir ağaç beliriyor karşımda, altında yumuşak, kahverengi bir toprak, uzanıyorum oracığa…
Bir gözüm güneş, bir gözüm kapı diyor; vücudum toprak.
Ufka doğru seyre dalıyorum…
Bir “Gordion” düşü canlanıyor ufkumda…
Madem her şey değişiyor bu dünya’da, insanoğlu da değişir… Öyle birden bire olmaz bu doğru. Adım adım değiştiririz bizde cancağızım.
“Geceleri gülmek yasaksa bize, bize şehirlerce gülmek yasaksa…
Geceleri de değiştiririz, şehirleri de…” Kıvılcım VAFİ
İşe koyuluyorum hemen, bisiklete binmeyi yeni öğrenen ve daha düşmekten nasibini almamış genç bir çocuk edasıyla atlıyorum seleye, bir iki kalem dolusu harf, biraz düşünce jimnastiği… O da nesi, tepetaklak düşüyorum kaldırıma çıkayım derken bisikletimle…
Düşmeyi öğreniyor bu beden.
Dünya’ya bakmak varmış, bir de bakmak varmış azizim… Kim bilir? Daha ne bakışlar vardır henüz bakmadığımız…
Şaşırıyor bu gözler.
Ortaya sorunları koyup, basitleştirmekle bitmiyor plan… Çözümlerini üretmek, ortaya çıkacak yeni sorunları kestirmek, her şeyden önce zaman ayırmak gerekiyor azizim.
Düşünmeye zaman ayırmak gerekiyor, bu dert çeşnisi hayatta…
Düşünüyor bu zihin…
Düşündükçe oluyor cancağızım, düşündükçe oluyor!