Para Üzerine…
Para. Lidyalılardan bu yana yaşamın daha kolayca sürdürülebilmesi için aracı haline getirilmiş bir buluş. Veresiyenin yerini, herşeyi satın almaya gücü yeten ve arkasında devletlerin güvencesi bulunan, gözle görülemeyen fakat emin olunarak bilinen bir değer, bir büyük buluş. Ticaretin ve toplumun yaşamını daha iyi bir şekilde idame ettirebilmesi yönünde, günümüz toplumlarına ulaşılmasında insanlığın bulduğu en önemli oyuncak.
Hala oynuyoruz…
“Bu yararlı oyuncağın geçmişten günümüze bizlerin üzerindeki bu büyük etkisi artık hayatın kendisi gibi Parayı da vazgeçilmez yapmıştır” diyebiliriz.
Bu parayı bize dost yapar mı?
Acaba para gerçekten toplumu döndüren bir çark mıdır yada toplumu uyutan?
Para, yeri ve önemi değiştirilemez bir olgu mudur?
Yoksa paradan daha iyi bir yaşam düzeni ve geçim kaynağı yaratabilir miyiz?
Günümüzün “Demokratik” “Gelişmiş/Gelişmemiş” “Sosyalist” vb… topluluklarına baktığımız zaman şu ana dek Dünya üzerinde var olan bütün topluluklarda “paraya dayalı sınıf ayrımı” olduğunu söyleyebiliriz…
Tabii ki Dünya üzerinde bu sisteme dahil olmayan nadir topluluklar da yok değildir… Tüm teknolojiyi hatta elektrik enerjisini bile red edenler, Para birimi ve parayla alınabilecek hiç bir şeyi kullanmayan tarikatlar, cemaatler vs…
Şimdi para birimi kullanan ülkelerin genel profillerine bir bakalım:
1- Hangi ideolojik görüşten olursa olsun, para birimi kullanan ülkelerin ortak bir yanı vardır: ” Daha çok !”
Ancak insanlar, aslında herkesin sahip olduğu özellik ve ihtiyaçlarla dünya üzerine geldiklerini unutmuş gözükmekteler kanımca.
Yani aslında sorunun kaynağı basite indirgendiğinde ortaya yine, “Bireysel-Ailevi-Toplumsal Egoizm” çıkıyor.
Öyle ki, Biz dünya milletleri, Geçmişten bu yana tecrübelerimizle yoğurarak ve gelişerek geldiğimiz günümüz dünyasında, büyük bir hızla içerisine sürüklendiğimiz/çekildiğimiz toplumsal bunalımı ve muhtemelen karanlık bir döneme doğru yuvarlanışımızı aslında çoook eskilerden beridir tüm gayretimizle çalışarak becermişiz.
Düzen Üzerine…
Eski tarihlerde henüz ülkeler ve krallıklar yokken, insanlar yerleşik hayata bile henüz tam olarak geçmemişken, bu insan toplulukları, topluluğun fiziksel açıdan en güçlü bireyleri ve öncü akıllıları tarafından yönetildiği zamanlardan bu yana, ticaret insanoğlu ile birlikte hep var olmuştu, tıpkı günümüzde de var olduğu gibi.
Yine insanlığın en eski zamanlarından günümüze değin yaşadığı başka bir sorun ise otorite sahiplerinin, kendi çevrelerince uyarladıkları ve topluluğun tamamından ziyade belirli bir kısmını temsil eden “yaptırım – yasa – kanunlarla” sürekli kendi ve yakın çevreleri faydasına çalışarak, sesini çıkartamayan diğerlerini sindirmek ve yarattığı daha aşağı sınıflar kategorisinde kullanmak suretiyle onlardan yarar sağlamak, günümüzde de hala aynı sistemi, insan hakları vs sayesinde cezaları ve yönlendirme taktikleri hafif rötuşlanmış bir şekilde kullanmalarına şaşmamak gerektiğidir… Bu hafif rütuşlar öylesine usta bir zeka ürünüdür ki, sözde kullanılan ve ezilen birey bu duruma uyandığı zaman onu Asi bir isyankar, bir suçlu, pozisyonuna düşüren bu düzen, sistem karşıtlarının başını ezme işini yine güdülen diğer kardeşlerine yaptırmakta ve böylece Düzen kendi güvenliğini bile toplulukta yaşayanlarla sağlamaktadır.
İşin en incitici tarafı ise, Hangi ideoloji veya kültürden gelirse gelsin, para biriminin olduğu bütün toplumlar, kendi iç dinamiklerinden hariç olarak insanlığın başından bu yana süregelen bu otoriteye dayalı düzen (bunu hangi yalan ve kostümle süslerse süslesin) büyük ve birleşik bir bilinç ile bütün dünyada kendisini sürdürmekte ve geliştirmeler ve süslemeler yoluyla, dünya halklarını koyun sürüsü gibi ülkelerle sınırlandırıp ahırlar gibi bölerek gütmektedir.
Zeitgeist isimli belgeselde de bu konuya yönelik daha cesur, daha açık ve daha çarpıcı anlatımlar bulabilirsiniz.
“www.zeitgeist-movie.com” adres yanlışsa Google arama moturuna sorgulatarak bu belsegesele ulaşabilirsiniz. (Tam hatırlayamadım da pardon!)
Güzel dil ve gerektiği zaman da zor ve şiddet kullanılarak, çocuklarımız okulda güdülme sisteminin bir parçası haline getirilmekte… Bir korku felsefesi küçük yaştan itibaren taze zihinlere enjekte ediliyor.
Sokakta bizler her an başka birinin sahip olmadığı ve bundan ötürü aşağılık kompleksine kapılabildiği ve yahut suça yönlendirildiği, sürprizlerle dolu bir platform oyunu oynuyoruz. Neredeyse herkes bencilce düşünceler veya sorunsallarıyla zihninde meşguliyetlerle, nefretle, sevinçle yada kin içerisinde oradan oraya ilerliyor, duruyor bazen kesişiyor, çatışıyor yada yok oluveriyoruz bir anda…
18 – 35 yaşları arasında deli dolu fişek gibi erkek çocukları askeri zorunluluklarla, şu veya bu sebepten ezilerek ses çıkarmaya, karşı çıkmaya, hakkını aramaya vs. yönelik dirençleri kırılmış olarak güdülme sistemine adapte edilmeye devam ediyorlar.
Sonuç olarak insanlar bireysel hedeflerin oluşturduğu, sorgulamayan, sadece sistem tarafından sunulan seçenekler arasında evrensel bilincini kapamış bir şekilde bencilce… en eski fare deneyi olan “emek-ödül / hata-ceza yöntemi” ile dünya labirentinde oyalanmakta… Tekrar ediyorum hangi millet veya topluluktan olursa olsun!
Otorite ve işbirlikçileri olan kitle üreticileri, hep bir arada, bölgesel(ülkesel) otoriteleri birer maşa olarak kullanmakta ve güdülen bireyleri “korku-arzu-ihtiyaç-umut” dörtgeni içerisinde oyalayarak gerçeği görmelerini ve isyan etmelerini önlemek üzere oyalamak amacıyla var güçleriyle çalışmakta ve uyutulan bireyler, uyuşturulan beyinler, hep daha fazla almak, hep daha farklı olabilmek arzusu ve hırsı içerisinde kendilerinden geçmiş bir şekilde oldukları yerde saymakta ve ne kadar zengin yada fakir olurlarsa olsunlar aynı sürecin devamına yardım etmekte ve düzeni kendileri üzerinden beslemektedirler. Yeni oyuncaklardan birisi de Medya’dır. Her ne kadar özgürce herkesin yapabildiği birşey olarak görünse de…
Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi, Cumhuriyet, Komunizim, Entarnasyonalizm, Din, Dil, Irk vb… ortak amaç doğrultusunda bireyleri bir araya toplama görevi gören ideolojik olguların hepsine baktığımızda “başarı-ödül-hata-ceza” yöntemine dayalı bir temel düzen ve yaşama ihtiyaçlarının idame ettirilmsinde de “Para” kullanıldığını görmemiz işten bile değilken, günümüz bilim insanları, düşünürler ve politikacılar yada herkes bu düzenleri kağıt üzerinde veya ağızdan dökülen sözlerdeki değişik kalabalıkları yönünden “farklı” düzenler olarak algılıyor.
Böylece dünya milletleri çeşitli laf kalabalıklarından ve çocukluğunda gözlemleyip alışmış olduğu düzenden yana gruplaşarak, ahır mantığı içerisinde “Ülke Sınırları” “İdeolojik Sınırlar” “Etnik sınırlar” vs gibi kendisini en yakın hissettiği ahırı seçmek yoluyla düzen sahiplerine kolaylık sağlıyor.
Ehlileştiriliyor ve Tepeleniyor ve Kullanılıyor ve Uyutuluyor…
En başta olan kişi veya kişiler böylesi bir gücü ellerinde tutmak namına, dünya milletlerinin birleşmesi, eğitimde kolaylıkların ve eşitliklerin sağlanması ve eşit yaşam koşullarının sağlanarak Tek Dünya Bilinci Düzeyi’ne geçilmesini istemiyorlar… Böylesi hareketleri önlemekte de kurdukları basit ve çok etkili tuzak bir saat gibi insanoğlunun var olduğu zamandan bu yana kadar tıkır tıkır işliyor ve işlemekte… Sınıf ayrımı!
“Pekiyi Senin Önerin Ne?” diye soracak olursanız değerli dostlarım, sizlere verebileceğim tek cevap şu olurdu :
” Boşverin şimdi düzeni müzeni, hafta sonu Yedi Göllere gidelim! ”
Benim yazdıklarımı bir tek ben düşünmüyorum, yada görmüyorum… Bu tarzda bir çok düşünce, düzeni eleştirmeye, olumsuz yönlerine işaret ederek daha bir iyileştirmeye, hatta gerekirse yenilemeye yönelik fikirlerini çok basit ve hatta yanlış/başarısız bile olsa, özgürce ve cesurca aklına geleni yazıveriyor… yanlış düşünmek hiç düşünmemekten iyidir… Zaten “doğru ve yanlış” da ayrı bir Felsefik Paradokstur, değilmi canlar?