Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Dünya Barışı ve Engeller

Bir dünya düşünün,

sınırların olmadığı,

üzerinde yaşayan tüm insanların “Dünya Vatandaşı” olarak nitelendirildiği ve hakların “Evrensel Kanunlar” ile korunduğu…

Halkların emeğe saygılı olduğu, yerleşme, dolaşma haklarının sınırsız biçimde özgür olduğu…

Para biriminin kullanılmadığı…

Eğitimin ömür boyu isteğe bağlı olarak sürdüğü ve ücretsiz olduğu…

Sınav ve notla değil, bilgiyi kullanma yeteneğimizin ölçüldüğü ve bilime katkılarla kazandığımız ünvanların olduğu bir gelişim sistemi…

Fizyolojik (Hayati/Yaşamsal) ihtiyaçların hepsinin ücretsiz olarak karşılandığı ve yoksulluğun olmadığı bir dünya…

Zenginlik faktörlerinin yerini yaratıcılık faktörlerinin oluşturduğu bir dünya…

Başarının başkalarından daha çok kazanmak değil de daha çok yenilik bulmak anlayışının benimsendiği bir dünya…

Parayla değil, öğrenilerek, yaratıcılık ve geliştirilen yetenekler doğrultusunda her bir bireyin “Lüks” olarak adlandırdığımız maddelere sahip olduğu bir dünya…

(Yani Ali’nin zevki motorlar ise, Ali’nin motorsikletini hayalindeki gibi oluşturabilmesi için, ilgili fabrikalara çizdiği parçaları yaptırdığını ve atolyede bunları birleştirip, boyayıp bir araya getirerek “Lüks” ünü kendi ürettiği bir dünya… Tamamen kişisel yaratıcılıkla üretilmiş, kişisel emek ve beraberinde kişiyi geliştirici etkileri olan bir “Lüks Hayat”…)

Bütün insanlığın, evrensel çıkarlar doğrultusunda ortak hayalleri geliştirmek uğrunda bütün olarak çalıştığı bir dünya…

Artmakta olan nüfus için yeni diyarlar bulmaya çalışan, herkesi kendi evladı gibi seven bireylerlerden oluşmuş birbirini seven bir dünya…

İnançsal ayrımları önemsemeyen, inancın toplumsal değil, kişisel olduğunu benimsemiş ve kişisel haklara saygılı hür bireylerin oluşturduğu, inançsal evrimini tamamlamış bir dünya…

Farklı coğrafyalardan kaynaklanan ırksal değişkenler ve özellikleri uygun amaçlar için kullanmayı başarabilmiş bilgi toplumlarının ulaştığı,

yüksek kalitede iş gücü ve verimliliğinin sağlanmış olduğu ileri insan ırkları ile dolu bir dünya…

Silahsızlanmış, suçtan arınmış, bireysel olgunluğun evrimleştiği bir dünya…

Her söylediğimizin, bulunduğumuz anın ve yaptıklarımızın kayıt edildiği ve bundan rahatsızlık duymayacak şekilde gelişmiş şeffaf bireylerin yer aldığı yalandan arınmış bir dünya…

vesayir…

Günümüz Dünyası,

çok söze gerek var mı???

Hak ettiğimiz bu mu ?

yoksa evrim sürecindeki bir geçiş mi tüm bu yaşananlar?

Düşünelim!

Daha iyi bir dünya mümkün!

Her İnsansın Sen

Bırak artık kendini farklı görmeyi,

Her İnsan gibisin sen.

Bırak artık kendini yüksek görmeyi,

Aynı yeryüzüne basıyor ayakların.

Bugün bir iyilik yap kendine kalabalık bir caddeden geçerken,

İzle ırkını, nasıl yürüyorlar, nasıl bakıyorlar,

Tahmin de bulun,

Ne düşünüyorlar?

Dön bir kendine bak, senin yüzün kaç aynı şekle girmişti onlar gibi düşüncelere daldığında…

Daha kaç kez girecek…?

Her insan gibisin işte sen de,

zamanlaması farklı olarak aynı yollarda yürüyen,

Birinin yarım bıraktığını, aldığı yerden tamamlayan,

Her insansın işte uzun etme…Tıpkı her insan gibi farklı olduğunu düşünen…

Dur! Peki şöyle anlatayım birde,

Tıpkı her insan gibisin…

Anladın mı?


Bu yüzden,

Filistin’de ölen çocukların,

Gürcistan’a atılan bombaların,

Japonya’da yananların,

Kutuplarda katledilen fokların,

Şehirlerde patlayan bombaların,

Dağda mayına basanların,

Mikrop saçan helaların,

Açlıktan ölen insanların,

Yoksulların,

Kimsesizlerin,

Yalnızların,

Zenginlerin,

Ünlülerin,

Katillerin,

Tecavüzcülerin,

Sübyancıların,

Uyuşturucu Satıcılarının,

Devrimci Gerillanın,

Yalancı Politikacının,

Üçkağıtçı esnafların,

Bilim adamlarının,

Öğretmenlerin,

Ve herkesin,

Ama Her ve Herkesin,

Yaptığı her iyi,

ve her kötü şeyde,

SENİN!

Evet dostum Senin de parmağın var…

Çünkü hepimiz senin gibi,

ve sende hepimiz gibisin.

Farklı değiliz,

Sen Farklı değilsin.

Her İnsansın Sen!

Her işte parmağı olan hepimiz gibisin işte…

Aynaya baktığında gördüğün özelliklerin mi seni ayıran tarafın?

Parmak izlerin, DNA Moleküllerin mi seni farklı yapan…?

Hayır! Bunlar senin günahlarının, başarılarının ve cürmünün imzası yalnız ve yalnızca…

Seni iyiliklerin ve kötülüklerinle anmak için bir de isim verildi sen taptaze doğduğunda…

Ama her insan gibisin sende… Bak!

Hepimizin ismi var…

Hepimizin parmağının farklı izi…

Hepimizin DNA sı…


Eee? Geriye ne fark kaldı?

Uzun etme, toparlan!

Her insan gibisin sen de…

Amacına ilerle…

İster iyiliklere,

İster kötülüklere,

Bu seçimler senin,

Her seçim insan için…

Her insan gibi yapacaksın sende seçimlerini…

Her insan gibi yaşayacak ve ödeyeceksin bedelleri…

Her insan gibi anılacaksın bir şekilde,

Her İnsansın Sen,

Yazdığında mı farklı hissettin,

Sevdiğinde mi farklı hissettin,

Yarattığında,

Bulduğunda,

Koptuğunda,

Coştuğunda,

Savaştığında,

Aldattığında,

Aldatıldığında,

Öldürdüğünde,

Öldüğünde,

Verdiğinde,

Aldığında,

Eeee?

Ya sonra…?

Bak bakalım, yaşadıklarını kaçımız, kaç kez yaşamışız,

Bak bakalım kaçımız yaşamamışız…

Bak bakalım sen kaçımızın yaşadığını yaşamamışsın…

Bak bakalım!

Bak ve Gör!

Her insansın ya işte Sen!

Ve Ey İnsan!

Sana verilen hayatı sev!

Hayatı Paylaştığın Eşini Sev!

Seni yetiştiren Aileni sev!

Desteğin Arkadaşlarını Sev!

Yetiştiğin ve Can bulduğun toprağı sev!

Bu hayatı yeşerten Allahı Sev!

Destek aldığın halkları sev!

Geçip gittiğin yolları sev!

Nefes aldığın havayı sev!

Yaşam Bulduğun Suları Sev!

Her İnsansın İşte Sen…!

Herkes gibi birbirine muhtaç,

Herkesin muhtaç olduğu herşeye muhtaç,

Herkesde olan farkları olan,

Bu yüzden hiç kimseden bir farkı olmayan…

Tıpkı Ben Gibisin SEN!

Tıpkı Sen gibiyim Ben!

Her İnsansın İşte Sen!

Bunu anladığında erdemi de anlayacaksın!

Gerçek bir farkın olacak belki de…

Aydınlık

Bir bilge kisi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;
- “Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?”

Öğrencilerden biri;
- “Uzaktaki sürüye bakarım,” demiş, “Koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir.”
Başka bir öğrenci söz almış ve “Hocam” demiş, “İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır.”

Bilge kişi, uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve “Siz ne düşünüyorsunuz hocam?” diye sormuşlar.

Bilge kişi şöyle demiş;

- “Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona kardeşim diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, “kardeşim” sayabildiğimde anlarım ki; sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır…

Barış Felsefesi

Ulusal Birlik
Etiksel Evrim
Medeniyetler Barışı
İnançsal Evrim
Dünya Birliği…üzerine oluşturulmalıdır

Barış Mimarı & Mühendisi

Aslında Dünya üzerinde bir çok millette “Barış İnsanı” yaşamıştır.
Bknz. Musa(SAV) İsa(SAV), Muhammed (SAV) Mahatma GANDHİ vs…

Çok yazıktır ki tarihte iyi şeyler yapabilmek için bile savaşmak, ölmek, öldürmek gerekmiştir.

Mühendislik & Mimarlık: üretken ve denetken meslekler (bilimler). İnsanoğlunun varlığından bu yana mühendislik & mimarlık dalları da onunla gelişmiş ve dahası, beraberinde birçok yeni yardımcı kolun yetişmesine de sebep olmuştur. Böylece insanın evrimine birçok olumlu katkıda bulunmuştur ve hala bulunmaya devam etmektedir.

Günümüz kapitalist yaşam tarzı artık büyük çatlaklarla her an kırılmaya yüz tutmuş gözükmektedir ve bir çok düşünür, siyasetçi ve bilim insanı, insanların daha iyi ve çatışmasız yaşama şekli üzerine yeni sistemler geliştirmeye çabalamaktadır.

İnsanlığın elinde tuttuğu tüm bu bilgiler yumağının bir şekilde birleştirilerek ciddi bir şekilde işlenmesinin gerçek bir “insanlık yaşam sistemi” nin temelinin atılmasında en büyük rolü oynayacağından hiç şüphem yok. Böylesi büyük bir ilerleme için insanlığa teklifim hayaliyle yanıp tutuştuğum Gordion Evrensel Barış projesinin oluşturulması olacaktır tabii ki de. Her ne kadar imkansız gözükse bile, aslında GEB Projesinin doğru yolun girişi olduğuna inanıyorum ve bu konuda çok ısrarlıyım.

Öyle görünüyor ki Dünya Barışı önündeki en büyük engel “Milliyetçi Ego”lardır. Çünkü her milletin “Son Söz Benim” tavrı ve uzlaşmazlığı bugün dünya üzerindeki bütün birlik sistemlerinin güvenilirliklerini yıpratmakta ve Birleşmiş Milletler, NATO vb. kurumların inanılırlıkları üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratmaktadır. Aynı zamanda bu kurumların belli durumlarda isimlerine yakışmayan şekilde pasif kalması çok büyük bir inanç boşluğuna sebebiyet vermektedir.

Ekonomi, Savaş Gücü, Teknoloji alanlarında merkezi güç konumunda olan bir kaç gelişmiş ülkenin, kendi kural ve öngörülerini geriye kalan zayıflar üzerinde gerekirse zor kullanarak kabul ettirmeye çalışması da Dünya Barışı üzerindeki bir başka olumsuz etken ve nefret tohumları ektiği, kan davalısı yarattığı için en büyük ve en temel sorunlardan birisi konumundadır. Güçlünün, güçsüzü ezme alışkanlığı ezelden beridir insanoğluyla birlikte yürüyor.

Bana göre sorunun temelinde yatan, medyanın sürekli olarak “İyi” ve “Kötü” yü belirlemesi… Birileri kendilerini “İyi” olarak niteleyip anlaşmazlıkta olduğu diğer tarafı “Kötü” olarak işaretleyip hedef gösteriyor… hangi kültür, milliyet ve kimlikten olurlarsa olsunlar bu hep böyle ilerliyor. Bu geçmişte de başka telkinlerle ve aynen yapılıyordu…

Oysa insanın özüne baktığımızda ve çıplaklığı ile insanı gördüğümüzde “İyi”ninde “Kötü”nünde insan olduğu, onun aslında bir olduğu dolayısıyla savaşın “İyi-Kötü” arasında değilde “İyi-İyi” yada “Kötü-Kötü” arasında geçtiğinin bilinmesine rağmen kabul görmemesi hayret verici derecede çocukça ve budalaca bir kandırmaca… “Her büyüğün ruhunda bir çocuk vardır” sözü gibi… Her milletin ruhunda da gaddarlık vardır demeye itiyor insanı bu açıdan baktığımızda.

Aslında Hitler de iyi bir insandı kendi güruhu için, ama yahudiler için kötülüğün sembolüydü… Aslında Yahudiler de Hitler için tehlike ve kötülüktü… Aslında insani boyutta her ikisi de kendi güruhunun mevcudiyetini idame ettirme çabasında kendileri için iyi olanı yapmaktan başka bir şey yapmıyorlardı… İşte paradoks! (Çözümü mümkün)

İşte bu yüzden her ikisi de İYİ ve her ikiside KÖTÜ…

Etik bilinci gelişmiş insanların bu duruma bakış açısı İYİ ile İYİ’nin mantıksız bir savaşından başka bir şey değil…

Anlamsız ve bir o kadar da insanlık evrimi namına zaman ve zihin kaybı. Oysa insanlığın önünde savaşması ve başarması gereken öylesine çok şey var ki… Bunun için her insan beyninin dünyevi işlerin bir ucundan tutup bir şeyleri sürekli geliştirip sürekli çözümler üretmesi gerekirken… soyut kavramlar üzerine çatışan insanlık binlerce yıldır, hak ettiği evrimin çemberine çomak sokuyor…Evrensel bilinci yaralıyor…

Üstelik bunu bile bile yapıyor… Bilmediği, göremediği yalan…!

İşte sürekli değişen hayat kuralları, teknoloji, ideolojiler bu hızla ilerlerse ve önümüzdeki bu sorunları kaldırabilirsek ve her kültürün mirasını özgürce bırakarak yaşayabildiği yeni ve birleşmiş bir dünya düzeni kurabilirsek insanlık evrende ve hatta kutsal kitaplarda O’na vaad edilmiş olan herşeye daha kısa sürede kavuşabilecektir… Bunun için söz bile veririm.

Tabii bunu sağlamak için çok çalışmalıyız… En önemlisi birbirimizi ve birbirimizin yaşama hakkını sevmeliyiz ve herkesi kendimiz gibi görmeliyiz. Evet! Herkesi ama Herkesi Kendimiz Gibi Görmeliyiz. Bunu sağlayabilmek içinse tepeden tırnağa bütün eğitim sistemini yeniden yapılandırmalı ve yeni kuşaklara farklılıklardan korkmayı değil farklılıkların zenginliklerini hissettirmeyi amaçlayan ve insan sevgisi aşılayan yeni öğretiler geliştirebilmeliyiz.

Bunun için yeni bir Mimarlık ve Mühendislik Dalına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Barış Mimarlığı ve Mühendisliği…

Bu çiçeği burnunda mesleğin ilk tohumunun GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİ ile atılması ise en büyük arzum.

Pek yakında GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİNİN ilk ciddi taslağını yayınlamak üzere siz aziz okura iyi düşünceler ve çok güzel günler dilerim. :)

Ve biliyorsunuz… Daha İyi Bir Dünya Mümkün!

OAS

CUMHURİYET – 86.YIL

0423-cumhuriyet

Ruhun Şaad Olsun ATAM!

Sayende, 86 Yıldır gözlerimizi HÜR açıyor, HÜR kapıyoruz.

Henüz İleri Bir Medeniyet Olamadık, Çalışmaya Devam Ediyoruz…

En büyük eksiğimiz Milli Birlik Bilinci ve ikincisi Etiksel Yozlaşma…

Başaracağımıza, Değişeceğimize ve Büyüyeceğimize Eminiz!

T. B. M. GENÇLERİ

” Özgürlük Bizim Karakterimiz!”

“Yurtta Barış, Dünya’da Barış”

Yaşa ve Yaşat

bebek

Kaç gez geleceksin bu dünyaya?

Nasıl gelmiştin hatırlar mısın? El kadardın.

Amacını bilir misin?

Zengin olmak mı?

Herşeye sahip olmak mı?

Tok gezmek, çok görmek mi?

Amacın ne, niye geldin?

Ne istediğini bilirsin belki, senden neler istendiğini bilir misin?

Hadi boğ artık egoyu bir sıkışta ve… yaşamayı, yaşatmayı seç !

O bebeklerinde seninkilerden bir farkı yok!

Hadi her iyliği hepsi için yapalım!

Yaşamayı ve yaşatmayı seçiyorum de sende…

Hangi inanç,

hangi dil,

hangi renk,

Yaşamayı ve Yaşatılmayı Hak Etmez ki?

Şimdi dur orada!

Biraz nefes al, dön geriye gel, kavşakta buluşalım.

Yaşayalım ve Yaşatalım!

dunya_barisi

Yurtta Barış, Dünya’da Barış!

ataturk_imzasiDaha İyi Bir Dünya Mümkün!

1 Eylül Dünya Barış Günü

1 Eylül’ün Dünya Barış Günü ilan edilmesi bile, dünya halklarının kardeşliği yuolunda atılmış bir adımdır. Bir bebek adımı kadar bile olsa, dünya üzerinde yaşayan biz insanların, günün birinde birleşmiş bir dünyada tüm halkların kardeşlik içerisinde yaşadığını görebilmek hayalini çağrıştırır zihinlerde. Ve bizler, Dünya Barışı düşkünleri… çevremizde bizim gibi nice hayalperestlerin olduğunu ve sayının gitgide arttığını gördüğümüzde içimizi bir huzur kaplar.

dunya_barisi

Yurtta Barış, Dünya’da Barış!

ataturk_imzasi

Tek Dünya – Tek Millet (Dünya Vatandaşları)

Dünya gezegeni birdir.  İnsanlık, coğrafi koşullardan doğan ve gelişen fiziksel farklılıkları dışında 1 dir.

Dünya’ya gelen, hayat mucizesini tadmış her birey, doğduğu günden itibaren, beslenme, barınma, örtünme ve öğrenme hakkına sahiptir!

1 Eylül Dünya Barış günü’nün,

Yüksek Etik Bilinç ve Barış Dolu Asırlar Getirmesi Dilekleriyle…

Dünya Barış Günümüz Kutlu Olsun

Düzeni Sorgulamak

Para Üzerine…

Para. Lidyalılardan bu yana yaşamın daha kolayca sürdürülebilmesi için aracı haline getirilmiş bir buluş. Veresiyenin yerini, herşeyi satın almaya gücü yeten ve arkasında devletlerin güvencesi bulunan, gözle görülemeyen fakat emin olunarak bilinen bir değer, bir büyük buluş. Ticaretin ve toplumun yaşamını daha iyi bir şekilde idame ettirebilmesi yönünde, günümüz toplumlarına ulaşılmasında insanlığın bulduğu en önemli oyuncak.

Hala oynuyoruz…

“Bu yararlı oyuncağın geçmişten günümüze bizlerin üzerindeki bu büyük etkisi artık hayatın kendisi gibi Parayı da vazgeçilmez yapmıştır” diyebiliriz.

Bu parayı bize dost yapar mı?

Acaba para gerçekten toplumu döndüren bir çark mıdır yada toplumu uyutan?

Para, yeri ve önemi değiştirilemez bir olgu mudur?

Yoksa paradan daha iyi bir yaşam düzeni ve geçim kaynağı yaratabilir miyiz?

Günümüzün “Demokratik” “Gelişmiş/Gelişmemiş” “Sosyalist” vb… topluluklarına baktığımız zaman şu ana dek Dünya üzerinde var olan bütün topluluklarda “paraya dayalı sınıf ayrımı” olduğunu söyleyebiliriz…

Tabii ki Dünya üzerinde bu sisteme dahil olmayan nadir topluluklar da yok değildir… Tüm teknolojiyi hatta elektrik enerjisini bile red edenler, Para birimi ve parayla alınabilecek hiç bir şeyi kullanmayan tarikatlar, cemaatler vs…

Şimdi para birimi kullanan ülkelerin genel profillerine bir bakalım:

1- Hangi ideolojik görüşten olursa olsun, para birimi kullanan ülkelerin ortak bir yanı vardır:  ” Daha çok !”

Ancak insanlar, aslında herkesin sahip olduğu özellik ve ihtiyaçlarla dünya üzerine geldiklerini unutmuş gözükmekteler kanımca.

Yani aslında sorunun kaynağı basite indirgendiğinde ortaya yine, “Bireysel-Ailevi-Toplumsal Egoizm” çıkıyor.

Öyle ki, Biz dünya milletleri, Geçmişten bu yana tecrübelerimizle yoğurarak ve gelişerek geldiğimiz günümüz dünyasında, büyük bir hızla içerisine sürüklendiğimiz/çekildiğimiz toplumsal bunalımı ve muhtemelen karanlık bir döneme doğru yuvarlanışımızı aslında çoook eskilerden beridir tüm gayretimizle çalışarak becermişiz.

Düzen Üzerine…

Eski tarihlerde henüz ülkeler ve krallıklar yokken, insanlar yerleşik hayata bile henüz tam olarak geçmemişken, bu insan toplulukları, topluluğun fiziksel açıdan en güçlü bireyleri ve öncü akıllıları tarafından yönetildiği zamanlardan bu yana, ticaret insanoğlu ile birlikte hep var olmuştu, tıpkı günümüzde de var olduğu gibi.

Yine insanlığın en eski zamanlarından günümüze değin yaşadığı başka bir sorun ise otorite sahiplerinin, kendi çevrelerince uyarladıkları ve topluluğun tamamından ziyade belirli bir kısmını temsil eden “yaptırım – yasa – kanunlarla” sürekli kendi ve yakın çevreleri faydasına çalışarak, sesini çıkartamayan diğerlerini sindirmek ve yarattığı daha aşağı sınıflar kategorisinde kullanmak suretiyle onlardan yarar sağlamak, günümüzde de hala aynı sistemi, insan hakları vs sayesinde cezaları ve yönlendirme taktikleri hafif rötuşlanmış bir şekilde kullanmalarına şaşmamak gerektiğidir… Bu hafif rütuşlar öylesine usta bir zeka ürünüdür ki, sözde kullanılan ve ezilen birey bu duruma uyandığı zaman onu Asi bir isyankar, bir suçlu, pozisyonuna düşüren bu düzen, sistem karşıtlarının başını ezme işini yine güdülen diğer kardeşlerine yaptırmakta ve böylece Düzen kendi güvenliğini bile toplulukta yaşayanlarla sağlamaktadır.

İşin en incitici tarafı ise, Hangi ideoloji veya kültürden gelirse gelsin, para biriminin olduğu bütün toplumlar, kendi iç dinamiklerinden hariç olarak insanlığın başından bu yana süregelen bu otoriteye dayalı düzen (bunu hangi yalan ve kostümle süslerse süslesin) büyük ve birleşik bir bilinç ile bütün dünyada kendisini sürdürmekte ve geliştirmeler ve süslemeler yoluyla, dünya halklarını koyun sürüsü gibi ülkelerle sınırlandırıp ahırlar gibi bölerek gütmektedir.

Zeitgeist isimli belgeselde de bu konuya yönelik daha cesur, daha açık ve daha çarpıcı anlatımlar bulabilirsiniz.

“www.zeitgeist-movie.com”  adres yanlışsa Google arama moturuna sorgulatarak bu belsegesele ulaşabilirsiniz. (Tam hatırlayamadım da pardon!)

Güzel dil ve gerektiği zaman da zor ve şiddet kullanılarak, çocuklarımız okulda güdülme sisteminin bir parçası haline getirilmekte… Bir korku felsefesi küçük yaştan itibaren taze zihinlere enjekte ediliyor.

Sokakta bizler her an başka birinin sahip olmadığı ve bundan ötürü aşağılık kompleksine kapılabildiği ve yahut suça yönlendirildiği, sürprizlerle dolu bir platform oyunu oynuyoruz. Neredeyse herkes bencilce düşünceler veya sorunsallarıyla zihninde meşguliyetlerle, nefretle, sevinçle yada kin içerisinde oradan oraya ilerliyor, duruyor bazen kesişiyor, çatışıyor yada yok oluveriyoruz bir anda…

18 – 35 yaşları arasında deli dolu fişek gibi erkek çocukları askeri zorunluluklarla, şu veya bu sebepten ezilerek ses çıkarmaya, karşı çıkmaya, hakkını aramaya vs. yönelik dirençleri kırılmış olarak güdülme sistemine adapte edilmeye devam ediyorlar.

Sonuç olarak insanlar bireysel hedeflerin oluşturduğu, sorgulamayan, sadece sistem tarafından sunulan seçenekler arasında evrensel bilincini kapamış bir şekilde bencilce… en eski fare deneyi olan “emek-ödül / hata-ceza yöntemi” ile dünya labirentinde oyalanmakta… Tekrar ediyorum hangi millet veya topluluktan olursa olsun!

Otorite ve işbirlikçileri olan kitle üreticileri, hep bir arada, bölgesel(ülkesel) otoriteleri birer maşa olarak kullanmakta ve güdülen bireyleri “korku-arzu-ihtiyaç-umut” dörtgeni içerisinde oyalayarak gerçeği görmelerini ve isyan etmelerini önlemek üzere oyalamak amacıyla var güçleriyle çalışmakta ve uyutulan bireyler, uyuşturulan beyinler, hep daha fazla almak, hep daha farklı olabilmek arzusu ve hırsı içerisinde kendilerinden geçmiş bir şekilde oldukları yerde saymakta ve ne kadar zengin yada fakir olurlarsa olsunlar aynı sürecin devamına yardım etmekte ve düzeni kendileri üzerinden beslemektedirler. Yeni oyuncaklardan birisi de Medya’dır. Her ne kadar özgürce herkesin yapabildiği birşey olarak görünse de…

Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi, Cumhuriyet, Komunizim, Entarnasyonalizm, Din, Dil, Irk vb… ortak amaç doğrultusunda bireyleri bir araya toplama görevi gören ideolojik olguların hepsine baktığımızda “başarı-ödül-hata-ceza” yöntemine dayalı bir temel düzen ve yaşama ihtiyaçlarının idame ettirilmsinde de “Para” kullanıldığını görmemiz işten bile değilken, günümüz bilim insanları, düşünürler ve politikacılar yada herkes bu düzenleri kağıt üzerinde veya ağızdan dökülen sözlerdeki değişik kalabalıkları yönünden “farklı” düzenler olarak algılıyor.

Böylece dünya milletleri çeşitli laf kalabalıklarından ve çocukluğunda gözlemleyip alışmış olduğu düzenden yana gruplaşarak, ahır mantığı içerisinde “Ülke Sınırları” “İdeolojik Sınırlar” “Etnik sınırlar” vs gibi kendisini en yakın hissettiği ahırı seçmek yoluyla düzen sahiplerine kolaylık sağlıyor.

Ehlileştiriliyor ve Tepeleniyor ve Kullanılıyor ve Uyutuluyor…

En başta olan kişi veya kişiler böylesi bir gücü ellerinde tutmak namına,  dünya milletlerinin birleşmesi, eğitimde kolaylıkların ve eşitliklerin sağlanması ve eşit yaşam koşullarının sağlanarak Tek Dünya Bilinci Düzeyi’ne geçilmesini istemiyorlar… Böylesi hareketleri önlemekte de kurdukları basit ve çok etkili tuzak bir saat gibi insanoğlunun var olduğu zamandan bu yana kadar tıkır tıkır işliyor ve işlemekte… Sınıf ayrımı!

“Pekiyi Senin Önerin Ne?” diye soracak olursanız değerli dostlarım, sizlere verebileceğim tek cevap şu olurdu :

” Boşverin şimdi düzeni müzeni, hafta sonu Yedi Göllere gidelim! ”

Benim yazdıklarımı bir tek ben düşünmüyorum, yada görmüyorum… Bu tarzda bir çok düşünce, düzeni eleştirmeye, olumsuz yönlerine işaret ederek daha bir iyileştirmeye, hatta gerekirse yenilemeye yönelik fikirlerini çok basit ve hatta yanlış/başarısız bile olsa, özgürce ve cesurca aklına geleni yazıveriyor… yanlış düşünmek hiç düşünmemekten iyidir… Zaten “doğru ve yanlış” da ayrı bir Felsefik Paradokstur, değilmi canlar?

Soru : Tüm Sınırlar kaldırılıp, insanlar seyahat ve yerleşme özgürlüğüne sahip olsaydı, mesela: Herkes Rio De Jenorio’ya taşınmak isteseydi; O şehrin kaynakları bunu nasıl karşılayabilirdi? Bu bir paradoks değil midir?

Serbest dolaşım hakkıyla insanların en doğal hakkı olan istediği yerde yaşama hakkını onlara vermiş oluyoruz ancak bundan önce atılan adımlarda, Yerleşim yerlerini belirli standardlar doğrultusunda eşitlemiş olmamız gerekiyor. Aslında her insan doğup büyüdüğü yerde, çocukluğundan beridir alışmış olduğu bir yaşama ortamında hayatı idame ettirmek ister. Göçlerin asıl sebebi, bireylerin o yada bu şekilde hayatlarında onları biryerden başka bir yere gitmeye zorlayan bir durumun meyda gelmesidir. Doğduğu topraklarda mutlu olan birisi, orayı terketmeyi düşünmez. Bunlar dışında meydana gelen uluslararası aşklar, gençlik rüyaları bireylere istediği yerde yaşama hakkını vermeli ve insan birlikteliği veya rüyasını yaşayabilmelidir.

Sınırların kaldırıldığı bir dünya günümüzde her nekadar bir paradoks olarak görülüyorsa da insanlık yerleşkelerini belirli bir disiplin içerisinde standardlaştırabilirse, kitle göçlerinin önüne geçilebilir.

Sonuç: Ülke sınırlarının kaldırılması, daha önceden yapılacak olan kentsel-öğrenimsel-teknolojik, eşitleme, iyileştirme ve geliştirme çalışmaları sonucunda kendiliğinden oluşacak bir durumdur. İlk başta yapılacak işlerden değil, ileri bir vizyon olarak algılanmalı ve bu hedef doğrultusunda dünya halklarının gerekli hazırlıkları, doktrinleri ve misyonları elde etmiş olması gerekmektedir.

İnsanoğlunun başaramayacağı hiç bir şey yoktur, yeterki kafalar kitlelerin iyiliğine çalışsın!

Eski Gönderiler »