Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Aydınlık

Bir bilge kisi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;
- “Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?”

Öğrencilerden biri;
- “Uzaktaki sürüye bakarım,” demiş, “Koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir.”
Başka bir öğrenci söz almış ve “Hocam” demiş, “İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır.”

Bilge kişi, uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve “Siz ne düşünüyorsunuz hocam?” diye sormuşlar.

Bilge kişi şöyle demiş;

- “Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona kardeşim diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, “kardeşim” sayabildiğimde anlarım ki; sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır…

Barış Felsefesi

Ulusal Birlik
Etiksel Evrim
Medeniyetler Barışı
İnançsal Evrim
Dünya Birliği…üzerine oluşturulmalıdır

Barış Mimarı & Mühendisi

Aslında Dünya üzerinde bir çok millette “Barış İnsanı” yaşamıştır.
Bknz. Musa(SAV) İsa(SAV), Muhammed (SAV) Mahatma GANDHİ vs…

Çok yazıktır ki tarihte iyi şeyler yapabilmek için bile savaşmak, ölmek, öldürmek gerekmiştir.

Mühendislik & Mimarlık: üretken ve denetken meslekler (bilimler). İnsanoğlunun varlığından bu yana mühendislik & mimarlık dalları da onunla gelişmiş ve dahası, beraberinde birçok yeni yardımcı kolun yetişmesine de sebep olmuştur. Böylece insanın evrimine birçok olumlu katkıda bulunmuştur ve hala bulunmaya devam etmektedir.

Günümüz kapitalist yaşam tarzı artık büyük çatlaklarla her an kırılmaya yüz tutmuş gözükmektedir ve bir çok düşünür, siyasetçi ve bilim insanı, insanların daha iyi ve çatışmasız yaşama şekli üzerine yeni sistemler geliştirmeye çabalamaktadır.

İnsanlığın elinde tuttuğu tüm bu bilgiler yumağının bir şekilde birleştirilerek ciddi bir şekilde işlenmesinin gerçek bir “insanlık yaşam sistemi” nin temelinin atılmasında en büyük rolü oynayacağından hiç şüphem yok. Böylesi büyük bir ilerleme için insanlığa teklifim hayaliyle yanıp tutuştuğum Gordion Evrensel Barış projesinin oluşturulması olacaktır tabii ki de. Her ne kadar imkansız gözükse bile, aslında GEB Projesinin doğru yolun girişi olduğuna inanıyorum ve bu konuda çok ısrarlıyım.

Öyle görünüyor ki Dünya Barışı önündeki en büyük engel “Milliyetçi Ego”lardır. Çünkü her milletin “Son Söz Benim” tavrı ve uzlaşmazlığı bugün dünya üzerindeki bütün birlik sistemlerinin güvenilirliklerini yıpratmakta ve Birleşmiş Milletler, NATO vb. kurumların inanılırlıkları üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratmaktadır. Aynı zamanda bu kurumların belli durumlarda isimlerine yakışmayan şekilde pasif kalması çok büyük bir inanç boşluğuna sebebiyet vermektedir.

Ekonomi, Savaş Gücü, Teknoloji alanlarında merkezi güç konumunda olan bir kaç gelişmiş ülkenin, kendi kural ve öngörülerini geriye kalan zayıflar üzerinde gerekirse zor kullanarak kabul ettirmeye çalışması da Dünya Barışı üzerindeki bir başka olumsuz etken ve nefret tohumları ektiği, kan davalısı yarattığı için en büyük ve en temel sorunlardan birisi konumundadır. Güçlünün, güçsüzü ezme alışkanlığı ezelden beridir insanoğluyla birlikte yürüyor.

Bana göre sorunun temelinde yatan, medyanın sürekli olarak “İyi” ve “Kötü” yü belirlemesi… Birileri kendilerini “İyi” olarak niteleyip anlaşmazlıkta olduğu diğer tarafı “Kötü” olarak işaretleyip hedef gösteriyor… hangi kültür, milliyet ve kimlikten olurlarsa olsunlar bu hep böyle ilerliyor. Bu geçmişte de başka telkinlerle ve aynen yapılıyordu…

Oysa insanın özüne baktığımızda ve çıplaklığı ile insanı gördüğümüzde “İyi”ninde “Kötü”nünde insan olduğu, onun aslında bir olduğu dolayısıyla savaşın “İyi-Kötü” arasında değilde “İyi-İyi” yada “Kötü-Kötü” arasında geçtiğinin bilinmesine rağmen kabul görmemesi hayret verici derecede çocukça ve budalaca bir kandırmaca… “Her büyüğün ruhunda bir çocuk vardır” sözü gibi… Her milletin ruhunda da gaddarlık vardır demeye itiyor insanı bu açıdan baktığımızda.

Aslında Hitler de iyi bir insandı kendi güruhu için, ama yahudiler için kötülüğün sembolüydü… Aslında Yahudiler de Hitler için tehlike ve kötülüktü… Aslında insani boyutta her ikisi de kendi güruhunun mevcudiyetini idame ettirme çabasında kendileri için iyi olanı yapmaktan başka bir şey yapmıyorlardı… İşte paradoks! (Çözümü mümkün)

İşte bu yüzden her ikisi de İYİ ve her ikiside KÖTÜ…

Etik bilinci gelişmiş insanların bu duruma bakış açısı İYİ ile İYİ’nin mantıksız bir savaşından başka bir şey değil…

Anlamsız ve bir o kadar da insanlık evrimi namına zaman ve zihin kaybı. Oysa insanlığın önünde savaşması ve başarması gereken öylesine çok şey var ki… Bunun için her insan beyninin dünyevi işlerin bir ucundan tutup bir şeyleri sürekli geliştirip sürekli çözümler üretmesi gerekirken… soyut kavramlar üzerine çatışan insanlık binlerce yıldır, hak ettiği evrimin çemberine çomak sokuyor…Evrensel bilinci yaralıyor…

Üstelik bunu bile bile yapıyor… Bilmediği, göremediği yalan…!

İşte sürekli değişen hayat kuralları, teknoloji, ideolojiler bu hızla ilerlerse ve önümüzdeki bu sorunları kaldırabilirsek ve her kültürün mirasını özgürce bırakarak yaşayabildiği yeni ve birleşmiş bir dünya düzeni kurabilirsek insanlık evrende ve hatta kutsal kitaplarda O’na vaad edilmiş olan herşeye daha kısa sürede kavuşabilecektir… Bunun için söz bile veririm.

Tabii bunu sağlamak için çok çalışmalıyız… En önemlisi birbirimizi ve birbirimizin yaşama hakkını sevmeliyiz ve herkesi kendimiz gibi görmeliyiz. Evet! Herkesi ama Herkesi Kendimiz Gibi Görmeliyiz. Bunu sağlayabilmek içinse tepeden tırnağa bütün eğitim sistemini yeniden yapılandırmalı ve yeni kuşaklara farklılıklardan korkmayı değil farklılıkların zenginliklerini hissettirmeyi amaçlayan ve insan sevgisi aşılayan yeni öğretiler geliştirebilmeliyiz.

Bunun için yeni bir Mimarlık ve Mühendislik Dalına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Barış Mimarlığı ve Mühendisliği…

Bu çiçeği burnunda mesleğin ilk tohumunun GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİ ile atılması ise en büyük arzum.

Pek yakında GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİNİN ilk ciddi taslağını yayınlamak üzere siz aziz okura iyi düşünceler ve çok güzel günler dilerim. :)

Ve biliyorsunuz… Daha İyi Bir Dünya Mümkün!

OAS

CUMHURİYET – 86.YIL

0423-cumhuriyet

Ruhun Şaad Olsun ATAM!

Sayende, 86 Yıldır gözlerimizi HÜR açıyor, HÜR kapıyoruz.

Henüz İleri Bir Medeniyet Olamadık, Çalışmaya Devam Ediyoruz…

En büyük eksiğimiz Milli Birlik Bilinci ve ikincisi Etiksel Yozlaşma…

Başaracağımıza, Değişeceğimize ve Büyüyeceğimize Eminiz!

T. B. M. GENÇLERİ

” Özgürlük Bizim Karakterimiz!”

“Yurtta Barış, Dünya’da Barış”

Yaşa ve Yaşat

bebek

Kaç gez geleceksin bu dünyaya?

Nasıl gelmiştin hatırlar mısın? El kadardın.

Amacını bilir misin?

Zengin olmak mı?

Herşeye sahip olmak mı?

Tok gezmek, çok görmek mi?

Amacın ne, niye geldin?

Ne istediğini bilirsin belki, senden neler istendiğini bilir misin?

Hadi boğ artık egoyu bir sıkışta ve… yaşamayı, yaşatmayı seç !

O bebeklerinde seninkilerden bir farkı yok!

Hadi her iyliği hepsi için yapalım!

Yaşamayı ve yaşatmayı seçiyorum de sende…

Hangi inanç,

hangi dil,

hangi renk,

Yaşamayı ve Yaşatılmayı Hak Etmez ki?

Şimdi dur orada!

Biraz nefes al, dön geriye gel, kavşakta buluşalım.

Yaşayalım ve Yaşatalım!

dunya_barisi

Yurtta Barış, Dünya’da Barış!

ataturk_imzasiDaha İyi Bir Dünya Mümkün!

1 Eylül’ün Dünya Barış Günü ilan edilmesi bile, dünya halklarının kardeşliği yuolunda atılmış bir adımdır. Bir bebek adımı kadar bile olsa, dünya üzerinde yaşayan biz insanların, günün birinde birleşmiş bir dünyada tüm halkların kardeşlik içerisinde yaşadığını görebilmek hayalini çağrıştırır zihinlerde. Ve bizler, Dünya Barışı düşkünleri… çevremizde bizim gibi nice hayalperestlerin olduğunu ve sayının gitgide arttığını gördüğümüzde içimizi bir huzur kaplar.

dunya_barisi

Yurtta Barış, Dünya’da Barış!

ataturk_imzasi

Tek Dünya – Tek Millet (Dünya Vatandaşları)

Dünya gezegeni birdir.  İnsanlık, coğrafi koşullardan doğan ve gelişen fiziksel farklılıkları dışında 1 dir.

Dünya’ya gelen, hayat mucizesini tadmış her birey, doğduğu günden itibaren, beslenme, barınma, örtünme ve öğrenme hakkına sahiptir!

1 Eylül Dünya Barış günü’nün,

Yüksek Etik Bilinç ve Barış Dolu Asırlar Getirmesi Dilekleriyle…

Dünya Barış Günümüz Kutlu Olsun

Düzeni Sorgulamak

Para Üzerine…

Para. Lidyalılardan bu yana yaşamın daha kolayca sürdürülebilmesi için aracı haline getirilmiş bir buluş. Veresiyenin yerini, herşeyi satın almaya gücü yeten ve arkasında devletlerin güvencesi bulunan, gözle görülemeyen fakat emin olunarak bilinen bir değer, bir büyük buluş. Ticaretin ve toplumun yaşamını daha iyi bir şekilde idame ettirebilmesi yönünde, günümüz toplumlarına ulaşılmasında insanlığın bulduğu en önemli oyuncak.

Hala oynuyoruz…

“Bu yararlı oyuncağın geçmişten günümüze bizlerin üzerindeki bu büyük etkisi artık hayatın kendisi gibi Parayı da vazgeçilmez yapmıştır” diyebiliriz.

Bu parayı bize dost yapar mı?

Acaba para gerçekten toplumu döndüren bir çark mıdır yada toplumu uyutan?

Para, yeri ve önemi değiştirilemez bir olgu mudur?

Yoksa paradan daha iyi bir yaşam düzeni ve geçim kaynağı yaratabilir miyiz?

Günümüzün “Demokratik” “Gelişmiş/Gelişmemiş” “Sosyalist” vb… topluluklarına baktığımız zaman şu ana dek Dünya üzerinde var olan bütün topluluklarda “paraya dayalı sınıf ayrımı” olduğunu söyleyebiliriz…

Tabii ki Dünya üzerinde bu sisteme dahil olmayan nadir topluluklar da yok değildir… Tüm teknolojiyi hatta elektrik enerjisini bile red edenler, Para birimi ve parayla alınabilecek hiç bir şeyi kullanmayan tarikatlar, cemaatler vs…

Şimdi para birimi kullanan ülkelerin genel profillerine bir bakalım:

1- Hangi ideolojik görüşten olursa olsun, para birimi kullanan ülkelerin ortak bir yanı vardır:  ” Daha çok !”

Ancak insanlar, aslında herkesin sahip olduğu özellik ve ihtiyaçlarla dünya üzerine geldiklerini unutmuş gözükmekteler kanımca.

Yani aslında sorunun kaynağı basite indirgendiğinde ortaya yine, “Bireysel-Ailevi-Toplumsal Egoizm” çıkıyor.

Öyle ki, Biz dünya milletleri, Geçmişten bu yana tecrübelerimizle yoğurarak ve gelişerek geldiğimiz günümüz dünyasında, büyük bir hızla içerisine sürüklendiğimiz/çekildiğimiz toplumsal bunalımı ve muhtemelen karanlık bir döneme doğru yuvarlanışımızı aslında çoook eskilerden beridir tüm gayretimizle çalışarak becermişiz.

Düzen Üzerine…

Eski tarihlerde henüz ülkeler ve krallıklar yokken, insanlar yerleşik hayata bile henüz tam olarak geçmemişken, bu insan toplulukları, topluluğun fiziksel açıdan en güçlü bireyleri ve öncü akıllıları tarafından yönetildiği zamanlardan bu yana, ticaret insanoğlu ile birlikte hep var olmuştu, tıpkı günümüzde de var olduğu gibi.

Yine insanlığın en eski zamanlarından günümüze değin yaşadığı başka bir sorun ise otorite sahiplerinin, kendi çevrelerince uyarladıkları ve topluluğun tamamından ziyade belirli bir kısmını temsil eden “yaptırım – yasa – kanunlarla” sürekli kendi ve yakın çevreleri faydasına çalışarak, sesini çıkartamayan diğerlerini sindirmek ve yarattığı daha aşağı sınıflar kategorisinde kullanmak suretiyle onlardan yarar sağlamak, günümüzde de hala aynı sistemi, insan hakları vs sayesinde cezaları ve yönlendirme taktikleri hafif rötuşlanmış bir şekilde kullanmalarına şaşmamak gerektiğidir… Bu hafif rütuşlar öylesine usta bir zeka ürünüdür ki, sözde kullanılan ve ezilen birey bu duruma uyandığı zaman onu Asi bir isyankar, bir suçlu, pozisyonuna düşüren bu düzen, sistem karşıtlarının başını ezme işini yine güdülen diğer kardeşlerine yaptırmakta ve böylece Düzen kendi güvenliğini bile toplulukta yaşayanlarla sağlamaktadır.

İşin en incitici tarafı ise, Hangi ideoloji veya kültürden gelirse gelsin, para biriminin olduğu bütün toplumlar, kendi iç dinamiklerinden hariç olarak insanlığın başından bu yana süregelen bu otoriteye dayalı düzen (bunu hangi yalan ve kostümle süslerse süslesin) büyük ve birleşik bir bilinç ile bütün dünyada kendisini sürdürmekte ve geliştirmeler ve süslemeler yoluyla, dünya halklarını koyun sürüsü gibi ülkelerle sınırlandırıp ahırlar gibi bölerek gütmektedir.

Zeitgeist isimli belgeselde de bu konuya yönelik daha cesur, daha açık ve daha çarpıcı anlatımlar bulabilirsiniz.

“www.zeitgeist-movie.com”  adres yanlışsa Google arama moturuna sorgulatarak bu belsegesele ulaşabilirsiniz. (Tam hatırlayamadım da pardon!)

Güzel dil ve gerektiği zaman da zor ve şiddet kullanılarak, çocuklarımız okulda güdülme sisteminin bir parçası haline getirilmekte… Bir korku felsefesi küçük yaştan itibaren taze zihinlere enjekte ediliyor.

Sokakta bizler her an başka birinin sahip olmadığı ve bundan ötürü aşağılık kompleksine kapılabildiği ve yahut suça yönlendirildiği, sürprizlerle dolu bir platform oyunu oynuyoruz. Neredeyse herkes bencilce düşünceler veya sorunsallarıyla zihninde meşguliyetlerle, nefretle, sevinçle yada kin içerisinde oradan oraya ilerliyor, duruyor bazen kesişiyor, çatışıyor yada yok oluveriyoruz bir anda…

18 – 35 yaşları arasında deli dolu fişek gibi erkek çocukları askeri zorunluluklarla, şu veya bu sebepten ezilerek ses çıkarmaya, karşı çıkmaya, hakkını aramaya vs. yönelik dirençleri kırılmış olarak güdülme sistemine adapte edilmeye devam ediyorlar.

Sonuç olarak insanlar bireysel hedeflerin oluşturduğu, sorgulamayan, sadece sistem tarafından sunulan seçenekler arasında evrensel bilincini kapamış bir şekilde bencilce… en eski fare deneyi olan “emek-ödül / hata-ceza yöntemi” ile dünya labirentinde oyalanmakta… Tekrar ediyorum hangi millet veya topluluktan olursa olsun!

Otorite ve işbirlikçileri olan kitle üreticileri, hep bir arada, bölgesel(ülkesel) otoriteleri birer maşa olarak kullanmakta ve güdülen bireyleri “korku-arzu-ihtiyaç-umut” dörtgeni içerisinde oyalayarak gerçeği görmelerini ve isyan etmelerini önlemek üzere oyalamak amacıyla var güçleriyle çalışmakta ve uyutulan bireyler, uyuşturulan beyinler, hep daha fazla almak, hep daha farklı olabilmek arzusu ve hırsı içerisinde kendilerinden geçmiş bir şekilde oldukları yerde saymakta ve ne kadar zengin yada fakir olurlarsa olsunlar aynı sürecin devamına yardım etmekte ve düzeni kendileri üzerinden beslemektedirler. Yeni oyuncaklardan birisi de Medya’dır. Her ne kadar özgürce herkesin yapabildiği birşey olarak görünse de…

Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi, Cumhuriyet, Komunizim, Entarnasyonalizm, Din, Dil, Irk vb… ortak amaç doğrultusunda bireyleri bir araya toplama görevi gören ideolojik olguların hepsine baktığımızda “başarı-ödül-hata-ceza” yöntemine dayalı bir temel düzen ve yaşama ihtiyaçlarının idame ettirilmsinde de “Para” kullanıldığını görmemiz işten bile değilken, günümüz bilim insanları, düşünürler ve politikacılar yada herkes bu düzenleri kağıt üzerinde veya ağızdan dökülen sözlerdeki değişik kalabalıkları yönünden “farklı” düzenler olarak algılıyor.

Böylece dünya milletleri çeşitli laf kalabalıklarından ve çocukluğunda gözlemleyip alışmış olduğu düzenden yana gruplaşarak, ahır mantığı içerisinde “Ülke Sınırları” “İdeolojik Sınırlar” “Etnik sınırlar” vs gibi kendisini en yakın hissettiği ahırı seçmek yoluyla düzen sahiplerine kolaylık sağlıyor.

Ehlileştiriliyor ve Tepeleniyor ve Kullanılıyor ve Uyutuluyor…

En başta olan kişi veya kişiler böylesi bir gücü ellerinde tutmak namına,  dünya milletlerinin birleşmesi, eğitimde kolaylıkların ve eşitliklerin sağlanması ve eşit yaşam koşullarının sağlanarak Tek Dünya Bilinci Düzeyi’ne geçilmesini istemiyorlar… Böylesi hareketleri önlemekte de kurdukları basit ve çok etkili tuzak bir saat gibi insanoğlunun var olduğu zamandan bu yana kadar tıkır tıkır işliyor ve işlemekte… Sınıf ayrımı!

“Pekiyi Senin Önerin Ne?” diye soracak olursanız değerli dostlarım, sizlere verebileceğim tek cevap şu olurdu :

” Boşverin şimdi düzeni müzeni, hafta sonu Yedi Göllere gidelim! ”

Benim yazdıklarımı bir tek ben düşünmüyorum, yada görmüyorum… Bu tarzda bir çok düşünce, düzeni eleştirmeye, olumsuz yönlerine işaret ederek daha bir iyileştirmeye, hatta gerekirse yenilemeye yönelik fikirlerini çok basit ve hatta yanlış/başarısız bile olsa, özgürce ve cesurca aklına geleni yazıveriyor… yanlış düşünmek hiç düşünmemekten iyidir… Zaten “doğru ve yanlış” da ayrı bir Felsefik Paradokstur, değilmi canlar?

Soru : Tüm Sınırlar kaldırılıp, insanlar seyahat ve yerleşme özgürlüğüne sahip olsaydı, mesela: Herkes Rio De Jenorio’ya taşınmak isteseydi; O şehrin kaynakları bunu nasıl karşılayabilirdi? Bu bir paradoks değil midir?

Serbest dolaşım hakkıyla insanların en doğal hakkı olan istediği yerde yaşama hakkını onlara vermiş oluyoruz ancak bundan önce atılan adımlarda, Yerleşim yerlerini belirli standardlar doğrultusunda eşitlemiş olmamız gerekiyor. Aslında her insan doğup büyüdüğü yerde, çocukluğundan beridir alışmış olduğu bir yaşama ortamında hayatı idame ettirmek ister. Göçlerin asıl sebebi, bireylerin o yada bu şekilde hayatlarında onları biryerden başka bir yere gitmeye zorlayan bir durumun meyda gelmesidir. Doğduğu topraklarda mutlu olan birisi, orayı terketmeyi düşünmez. Bunlar dışında meydana gelen uluslararası aşklar, gençlik rüyaları bireylere istediği yerde yaşama hakkını vermeli ve insan birlikteliği veya rüyasını yaşayabilmelidir.

Sınırların kaldırıldığı bir dünya günümüzde her nekadar bir paradoks olarak görülüyorsa da insanlık yerleşkelerini belirli bir disiplin içerisinde standardlaştırabilirse, kitle göçlerinin önüne geçilebilir.

Sonuç: Ülke sınırlarının kaldırılması, daha önceden yapılacak olan kentsel-öğrenimsel-teknolojik, eşitleme, iyileştirme ve geliştirme çalışmaları sonucunda kendiliğinden oluşacak bir durumdur. İlk başta yapılacak işlerden değil, ileri bir vizyon olarak algılanmalı ve bu hedef doğrultusunda dünya halklarının gerekli hazırlıkları, doktrinleri ve misyonları elde etmiş olması gerekmektedir.

İnsanoğlunun başaramayacağı hiç bir şey yoktur, yeterki kafalar kitlelerin iyiliğine çalışsın!

Senelerdir aptal yerine koyuluyoruz ve bu çok açık bir şekilde yapılıyor.

Üzülmekten daha önemli şeyler var yapmamız gereken. Geç kalmış olmamız, yok olacağımız anlamına gelmiyor.

Dünyanın bütün ülkelerinde yaşayan insanlar çok çeşitli etnik kimliklerden geliyor…

Bu su götürmez gerçek, tüm Dünya ülkeleri tarafından normal karşılanıyor ve bu ülkelerde her Alt Kimlik, O ülkenin Üst Kimliği altında seve seve yaşamayı kabul ediyor.

Neden?

Çünkü;

1- Alt kimlikler kendi kültürlerini hür bir biçimde ifade edebiliyor.

2- Alt kimlikler asla ülkede kutuplaşmalara varacak, illegal yada legal yapılanmalara gitmiyor ve herkesi kardeş olarak görüyorlar. Bu da alt kimlikleri, ülkenin üst kimliği ile barışık kalarak kendini bütünün bir parçası gibi hissetmesini sağlıyor ve üst kimliğin birleştirdiği tüm çeşitlilikler, ulusal ilerlemeye, toplumsal psikolojiye, pozitif sosyal oluşumlara değin daha birçok konuda çeşitli faydalarla daha zengin ve daha güçlü bir ülke meydana getiriyor.

3- Kültürel çeşitliliğiyle barışık olan toplumlarda ülke, bu kültürel zenginlik sayesinde sunduğu cazibelerle ekonomik olarak da daha karlı çıkıyor. Örneğin: Turistik Cazibe Merkezlerinin sayılarında artış meydana gelmesi gibi…

Aslında;  En başından beri, Türkiyede de alt kimlik her daim özgürce barınmış ve dahası her kimlik birbiriyle kaynaşmış durumdaydı…ve hala öyle bence…sesi çıkan taraflarınsa art niyetleri olan bi kaç kafadar tarafından, en çok geçime muhtaç olan çaresizleri etraflarında toplayarak kirli sesler meydana getirdikleri çok açık…

Şimdileri sanki büyük bir insanlık ayıbıymışcasına, huzur içinde yaşayan herkesi kışkırtmaya çalışıyorlar ve dahası başarılı oluyorlar… Ermeniler toprak istiyor, Kürtler toprak istiyor, Pontus Rumları toprak derdinde, Yunanlılar toprak istiyor… Zaten bu topraklar hepimizin (tüm dünyalıların)… 800 yıldan fazla bir zamandır bir arada yaşamışlığımız var bu topraklar üzerinde, hiç bir zaman etnik temizliğe girişmemişiz (kanıt: günümüzde halen var olmaları), herkesin dinine, inancına yaşayış tarzına, diğerlerine zarar vermediği sürece saygı duymuş ve birlikte yaşayabilmeyi bu sayede başarmışız, yani şu anda diğer ülkelerin yaptığı gibi… Ama bir “Türk Fobisi”dir gidiyor… hissediyor muyuz?  Ediyoruz! Hiç sevilmediğimizi seziyoruz…

Pekiyi; Türkiyemizin eksik kaldığı taraf ne olabilir?  Neden biz de bu gelişmiş ülkeler gibi kendi içimizde barış ve huzura ulaşamıyoruz? Şimdi başka ülkeleri mi suçlamalıyız? Herşey bunların başının altından mı çıkıyor dersiniz?

Şimdi biraz gerilere gidelim, Kurtuluş Savaşını hatırlayalım; O tarihten bu güne nasıl değiştiğimizi görüyor musunuz?  Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi ve daha birçok etnik kimlik canımızı süngümüze takmış var gücümüzle var etmemiş miydik Türkiye Cumhuriyetini?

Şimdi gelelim bu tarihte uzun zamandan beri var olan topluluğa, “Kürt” ler vede kim ?  ”Türkler”

*** Garip bir benzerlik Türk Kürt

1.Görüş : kesinlikle katılmıyorum hatta ilk duyduğumda saçma geldi…şöyle;

“Kürt tarihini ciddi bir şekilde araştırmak lazım! İngiliz Lordlar kamerasında dönemin İngiliz Başbakanı adını hatırlayamadığım şahsiyet, bizzat doğuda Ermenilerle birlikte oluşturdukları yapılanma için bir kimlik yarattıklarından bahsediyor ve ekliyordu -Onlara bir de dil kazandırdığımızda artık onlarda tarihte var olacak!-”.

Adamlar ne yapmış? Adımızı Turkey (Hindi)  koymuşlar bile bile dalga geçercesine (Gerçi Hindi onların Şükran Günü diye adlandırdıkları önemli bir günün de adı aynı zamanda Turkey Day!) … Üstüne kendilerince ayırdıkları bir grubu Ermenilerin yardımlarıyla hatta belki Ermenilerden türeterek yeni bir kimlik oluşturmuşlar… Kürtçenin kökeninin Fransızca ve Orta Hindu dili kökenlerinden geldiğini düşünecek olursak, bu dilin yapay olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu görüşe göre öyle; şöyle devam ediyor saf Türk vatandaşımız…

” Kurtuluş Savaşı, kendi uydusunda bir Kürt ulusu yaratmaya çalışan ve doğu sömürgelerini kontrollü bir şekilde ellerinde tutmaya çalışan devletler birliğine karşı başlatılmışdı… İngilizlerin “Kurd” olarak adlandırdıkları ve 1650 li yıllarda Ermeniler (Milleti Sadıka(Sadık Millet) yada Milleti Satıcı) ve diğer işbirlikçiler ile tarihte Osmanlı’nın yatırımdan uzak en ücra sayılan yerlerinde, Güneydoğu topraklarında ekilen uzun bir Güneydoğu Zengin Kaynaklarını Ele Geçirme Planının en önemli ayağını oluşturuyordu… Hatta bu kültürün adını bile “Turk” olarak adlandırdıkları Türklerden türeterek, ufak bir harf oyunuyla yarattıkları buna karşılık olarak planın farkına varan Türk direnişcileri “Kurt Ulustur!” Sloganıyla yola çıkarak bu plana baş kaldırmışlardı… Bu slogan zaman içerisinde kaynaşarak “Kurtulus” ve sonra “Kurtuluş” olarak anılmaya başlanmıştır…”

Ne hikaye dimi?

Mış Miş Muş…. Ben bu görüşe pek katılmıyorum! Evet her topluluk başka bir ulustan kopmuş olsa bile, ismini değiştirmeyi ve kendi ideolojisini yaşatmaya, kendince yorumladığı hayatı bu dünya üzerinde sürdürmeyi hak ediyor, Ancak; bir vatan sahibi olmak için başkalarının hakimiyetine son vermek düşüncesi en başından yanlış… çünkü öncelikle kendi halkı için istediği şeyi diğer halklar içinde istemeli ve saygı duymalı, bunun yolu da kimselerin yaşamadığı boş yerlerde bir ulus edinmekten başka birşey değil, işte o zaman bunun uğruna ölmeli ve öldürmeli! Ancak başkalarının yurduna göz diktiğinde, Bunu yapabilmek için başka ülkelerin uşaklığına soyunsa bile kaybetmeye mahkum o egosantrik, bencil güruhlar! Tarih birçok örnekle dolu…

Daha küçük bir örneğe bakalım: o zaman daha iyi anlaşılabilir kanımca…

Okula yeni gelen bir çocuk, okulun erkek grubu tarafından sürekli taciz ediliyor, çocuğun üzerine gidip sıkıştırıyorlar ve çocuk kalabalık olan bu gruba karşılık vermeye korkuyor…

Şimdi çocuğun önünde iki seçenek var:

1) Cesaret:  Cesaretini toplayıp ince bir çıkış yaparak grubu şaşırtır, küçük bir arbede sonucunda yumuşama bahanesiyle gruba kendini kabul ettirir,  hızla grup üyeleriyle kaynaşarak kendi sınırlarını belirtir ve okuldaki varlığını sağlama alır.

2) Sığınmacılık: Büyüklerini, Öğretmenleri ve Yöneticileri işin içine karıştırarak geçici bir süre için rahatlamak pahasına, grubun kin ve nefretini üzerinde toplar ve bir gün bu bedeli bir şekilde öder.

*(Mantıksız Görünen) Mantıklı olanı yapan çocuk, hem korkusunu yenmiş hemde kendisini kabul ettirmiş oluyor.  Rahata eriyor.

Başkalarına dayalı güce sığınarak, yardıma başvuran çocuk, yenilgiyi baştan kabul etmiş oluyor ve  sürekli arkasını kollaması gereken, stress ve korku dolu bir sürece giriyor ve faziletsiz bir av gibi kapana kısılacağı günü sayıyor, korkak, sıkıntılı ve bu duygulara boyun eğmenin yol açtığı saklı bir üzüntüyü içindebarındırıyor… Ezik ve Mutsuz.

Şimdi…

2. Görüş: Bana göre en mantıklı görüş bu… Gerçi şimdi o çılgın Cumhuriyet neferleri bu görüşü savunanlara “liboş” diyor ama önemli değil…

Buna göre,

“Kürtler tarihin uzun dönemlerinden beri toprak sahibi olamamış, kültürlerini istedikleri gibi yaşayıp yaşatamamış olan bir topluluk, Geçmiş Türk imparatorluklarıyla her daim huzur ve barış içerisinde yaşamış, Emevilere karşı Türk Boylarıyla birlikte savaşmış ve yine Türklerle birlikte müslümanlığı kabul etmiş bir akrabaları… Adı Türk’ten türemiş ve onlarda Orta Asya kökenli Türk Boyu aslen… bugün kendisini farklılaştırmaya çalışan art niyetli bir kaç ülkenin etkisi altında kalmış bir kısmı ve o kısıma sırf yokluk ve açlık gerekçeleriyle destek veren ezik bir kısmı hariç Kürt kardeşlerimizin büyük bir kısmı hala Türkiye topraklarında herkesle kaynaşmış birer Türkiyeli olarak mutluluk içerisinde yaşıyor hatta öyle ki; her göreve, her makama, her öğrenim ve yatırım imkanına sahipler, kendi dilini bilenlerle kendi dilinde konuşuyor ve bundan ötürü tarihin hiç bir zamanında şikayetçi olmamış, dahası da var; bu ülke insanları Kürtleri Başbakan, Parti Lideri, Cumhurbaşkanı gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en yüksek makamlarına layık görüp seçmiş; bu oyları verenler kimlermiş? Türkler, Kürtler, ÇErkezler, Aleviler, Lazlar… Hepimiz Kürt bir Lidere Güvenmişiz… Türk-Kürt ayrımı diye bir şey, yabancı devlet destekli PKK sorunu hortlayana dek gündeme gelmiş değil… Şey Sait isyanı, Kürt Lidere yapılan haksızlık ne olacak? diye haklı çıkmaya çalışanlara benim bir sorum olacak: ” Sizin Topraklarınızda İsyan Edip, Mutlakiyetinize İyanet Etselerdi…Siz Ne Yapardınız?”

Tarihte hangi devlet olursa olsun, çıkan isyanları önce yaptırımlar ve yaptırımların yetersiz kaldığı yerde kan ile bastırmamış mıdır?  Kapıldığınız akıntı da tutunduğunuz dal çürük, şelaleye kaç metre yolunuz kaldı biliyor musunuz?

İşte bu görüş benim de çocukluğum boyunca gözlerimle tanık olduğum en gerçekçi görüştür!

Benim çocukluk arkadaşlarım, övünerek ben Kürdüm, Lazım, Aleviyim, Müslümanım, Tatarım, Türküm  diye gezerlerdi, ben de yanlarında Türküm, diye gezerdim. Bu yüzden hiç bir zaman birbirimize düşmanlık, kızgınlık beslemedik…

Bizim toplumumuz suni bir şekilde ayrımcılığa itilmekte… Bunun kanıtı; benim çocukluğumda, dahası bugünümde bellidir… Bir zamanlar sokaklarda hep birlikte oynadığımız, meyve ağaçlarına daldığımız arkadaşlarım şimdinin yöneticileri, muhasebecileri, askerleri, polisleri, denetçileri kısacası bu ülkenin emektarlarıdır, ama Kürttür, ama Lazdır, ama Türktür; kendilerini ne olarak nitelendirirse nitelendirsinler, canımdır, kanımdır, özümdür…! Ve bilirim bende onların canı, kanı, özüyümdür!

İşte tam da bu yüzden bu toplumsal bölücülük  kapanı, kapancının eline kapanacaktır… Bunu düzenleyen planlayanlar her kim iseler bu zehir gibi zihinlerini daha iyi işlere yorsalar, çok daha yararlı şeyler elde edeceklerdir… Üstelik bu işlerle planladıkları şeylere de zorlanmadan, sinsiliğe gerek kalmadan kolayca ve güzellikle ulaşabileceklerdir…

Bir daha düşünelim, bizim ayrılığımız kime yarar?

Ama ne yazık ki bunlar gaflet ve delalet içerisinde yaşam sürdürmeye alışmıştır… Grip virüsü gibi sinsi ve çabucak yayılan bir egoist hırs beslerler her nefeslerinde…

Kimileri de oturup kıvrılan solucanları izler öylece…

Bu Dünya hepimize yeter… yeterki düz ve dürüst olalım!

İnsan gibi isteyip, insan gibi yaşayalım hep birlikte…

Bir daha düşünelim… Bizim Kavgamız Kime Yarar?

Türk ve Kürt Kardeştir, bizleri ayıranlar kalleştir… Cartel (1993)

Cervantes’in muhteşem eseri “Don Kischot” u bilmeyen pek azdır sanırım, O’nun gibi yaşlı bir şovalyenin yel değirmenleriyle girdiği amansız savaşlar aslında bir başka durumu nitelemek namına ustaca kağıtlara dökülmüştü yazarının kaleminden. karnaval_karnaval_picasso

İspanya Kralı’nın mutlak monarşiye dayalı kötü rejimine böylesi ince, böylesi üzeri kapalı ve ancak böyle bir yalın anlatım ile başkaldırılacağı, ülkeyi günün birinde büyük değişimlere gebe bırakacağı ve daha bir çok ulusa, sanatçı ve düşünürlere örnek teşkil edeceği; herşeyi bir roman olarak okuyan bir çoğumuzun aklına nasıl gelebilirdi ki?

Peki Don Kischot bir Anarşist miydi? Yada soruyu daha genelleştirmek gerekirse, Mutlak düzenden daha iyi bir düzen aramak, değişime çabalamak ve bunu tüm insanlığın ortak çıkarı namına düşlemek Anarşizm midir?

Bugün, internet araştırmalarım, facebook hesabımda gelen haber zincirlerinden öğrendiğim pek çok barış hareketi, vizyonu Barış, Gelişmiş Açık toplumlar, Silahsızlanma, Çevre vs..  olan onlarca hatta belki yüzlerce Örgüt var…

Tüm örgütlerin ortak yanlarının Dünyada kalıcı bir barış sağlamak olduğunu iddia etmekte pek yanlış olmayacaktır kanımca.

Buraya kadar herşey iyi, bir çok koldan birçok örgüt bunun için elinden geleni yapıyor gibi gözüküyor ve insan “ne kadar da güzel! Böylesi düşünen insanlarda varmış…” diyerek seviniyor.

Ancak şimdiye kadar yaşadığım deneyimlerimden edindiğim çıkarımlara baktığımda, bu örgütlerin ortak ve büyük bir sorunları olduğunu görüyorum: Öyle ki bu kuruluşlar dışarıdan gelecek başka fikirlere olumlu yada olumsuz bir görüş bildirmekten, kendi hizmet politikalarının eleştirilmesinden haz etmiyen, kendi bilinçleri doğrultusunda insani değerleri kısıtlı bir biçimde birleşerek büyümektense, kendi başlarına değişimin neferi olmaya doğru yorucu ve boş kulaçlar atarak ilerliyorlar…

Halbuki asıl olan bütün bu kuruluşların (belkide yapanlar vardır araştırma konusunda özürlüyüm biraz) Voltranı oluşturmaları olmaz mıydı…? En basitinden, başka fikirleri kendi fikirleriyle kıyaslayabilecekleri ve gerektiği takdirde daha iyi bir yol haritası çizerek, görev dağılımı yaparak, daha hızlı ve daha keskin bir şekilde hepsinin “Bir” olan amacına doğru daha emin adımlarla ilerleyebilecekleri hiç mi akıllarından geçmemişti…?

Şimdilik derinlemesine araştırmadığım bu konuyla ilgili böylesi yüzeysel sorular sormak ve eleştiriler yapmaktan daha ileri gitmeyeceğim; zaten buna hakkımda yok.

Sonuç olarak söylemeye çalıştığım şeye gelince;

Ben isterdim ki, Dünya üzerindeki tüm Barış Hareketi, Organizasyon, Örgüt vb. tüm oluşumları büyük bir fikir fırtınasına davet edebilelim ve bu davetin ev sahibi de biz olalım. 1 ay sürecek olan bu büyük beyin fırtınası ve böylesi bir düşünce yoğunluğunun eleğinden geçerek akacak olan sonuçlarla yeni bir yol haritası belirleyebilelim…

Ama şimdilik hepimiz Don Kischot‘uz…

Kimbilir belki günün birinde… iyi bir şeyler, kötü olan diğer birçok şeyden daha çok olmaya başlar ve hakettiğimiz yere gelebiliriz insanlık olarak.

Şimdilik yel değirmenleri sayıca bizden çok…

Eski Gönderiler »