Ülkelerden vazgeçmenin ve tek, büyük bir ulus olmanın vakti hızla yaklaşıyor.
Ülke nedir?
Aynı örf ve adetleri benimsemiş, ortak çıkarlar yolunda kabul edilebilir paylaşım ve hak dağılımlarını sağlamış, yaşadıkları iklimsel ve coğrafi koşullar neticesinde fiziksel benzerlikler kazanmış insan kümelerinin oluşturduğu ve kazanılmış hakları canları pahasına savunarak atalarından kalma zenginlik ve görenekleri devam ettirdikleri bir kader birlikteliği…
22nci yüzyıla yaklaşan insanlık sahnesi büyük kıyımlarla dolu parodilere hazırlanırken bu gidişatın temelini uluslar arası çekişmeler, ideolojik farklılıklar, tarihi kin ve öfke, enerji kaynaklarının kontrolü gibi birçok sebebe dayanan ülkeler atmaktadır.
Dahası bir ülke vatandaşı olmak, o ülkeyi sevmek yada terk etmek gibi zorunlu baskılarla bireysel özgürlükleri kısıtlamakta, Dünyevi aidiyet bilincini, bölgesel aidiyet bilincine indirgemektedir.
Bir ülkede doğup büyüyen bir birey kendisini yaşadığı olduğu toprak ve onu yaşatan topluma karşı borçlu hissetmekte, bu borc duygusuyla yaşamaya mahkum kılınmaktadır.
Dünya üzerinde 80 üzeri ulus olduğunu düşünecek olursak ve bu ulusların tamamının kendi otoriter anlayışlarını sergileyecekleri ve sürdürerek diğerlerine benimsetecekleri bir dünya düzeni gerçekleştirme çabasında olduğunu düşünebiliriz. Çünkü bir ulus, “ulusal varlık/ulusal ego”sunu herşeye sahip bir düzen ehli olduğu zaman gerçekleştirmiş olabilir.
Sürekli ve iyiye doğru gelişmekte olan insanlık bu ulusal egolarını tarihin başından bu yana bir türlü yenmeyi başaramamıştır. Tarihten günümüze değin süren güç çekişmeleri, kaynaksal ve ticari anlaşmazlıklar, ideolojik ve teknolojik yarışlar sonunda insanoğlu için yüz kızartıcı sayfalar yazılmasına sebep olmuştur. sürekli kitlesel kıyımlar, acı, ızdırap, eziyet, tehcir ve kanlı hesaplaşmalarla dolu kitaplar birikmiştir kütüphanelerin tarih raflarında.
Kimi uluslar tarih sayfalarında noktayı bulmuş. Kimi yeniceleri boy göstermiş olsada aynnı işleyiş günümüzde de devam etmektedir.
Tarihte yer almış büyük ve kanlı savaşlara isim isim yer vermeye gerek duymadan bütün bu olanların özüne bakmanızı ve temelinde yatan suçluyu yani “ULUS” anlayışını görmenizi temenni ediyorum.
Binlerce yıldır bir amaç için bir araya gelen insanlar, bir diğerlerini inançları ve yaşayış şekilleri yüzünden kendilerine potansiyel tehlike olarak görüyor ve bunu “Ulus” namına genelleştiriyorlar.
Barış içerisinde yaşadıkları günlerde “ulus”larının gelecekte bütün dünyaya bu muhteşem düzeni getireceğinin hayallerini çocuklarına ve gençlere aşılıyor, onları geçmişte yaptıkları kahramanlıklar ve zorluklar karşısında yılmaz bir şekilde muzaffer olduklarını anlattıkları hikayeler ile pohpohluyorlar.
Her genç birey aldığı eğitim neticesinde kendisini diğer ulusların tamamından daha üstün ve ayrıcalıklı görüyor ve sıra uluslar arası ilişki ve ticarete geldiğinde alınan neticeler insan oğlunun zannettiğinin aksine her iki taraf içinde zarar ve ziyandan başka birşey kazandırmıyor.
Dünya üzerinde yaşayan insan kitlelerine yukarıdan baktığımızda ve zaman skalasını bin yıllık süreçlerde incelediğimizde, insanoğlunun uluslar arası ilişkilerinde kısır bir döngüde olduğunu görmemiz işten bile değil.
Sırasıyla;
1- Artan bölgesel nüfus karşısında yetersiz kaynaklar
2- teşhisi bulunmayan bir salgın,kıtlık, kuraklık, iklimsel şartlar vb nedenlerden dolayı yaşanan uzun dönemli sıkıntılar
3- Kitlesel kırılmalar
4- Azalan nüfus ve yeterli tabii kaynaklar
5 Yükselen refah ve sevgi piskolojisi
6- Refaha dayalı gelişen ticaret hacmi
7- Ticaretle yayılan bilgi ve tecrübeler
8- Bilginin ve teknolojinin geliştirdiği toplumların yayılmacı politikaları
9- Güçlülerin ezdiği diğer kitleler ve nüfuslarındaki artış
10- Nüfus ve Kaynak oranının tekrar bozulmaya başlaması
11- Kaynak savaşları
12- Kıtlık Dönemi
13- Kitlesel Kıyımlar…
Döngü buna benzer ve daha eklenebilecek bir çok şeyle birlikte işlemeye devam ediyor.
Sanıldığının aksine insan oğlu diplomasi ve demokrasi anlayışında, bireysel özgülüklerde bir arpa boyu bile yol almış bulunmuyor aslında.
Tek yapılan tarihin tekerrür etmesi… Bütün suç “Ulus” anlayışında.
Çünkü teknolojik ve kaynaksal üstünlükleri eline geçiren her millet tarih boyunca kendi inandığı kültür ve ideolojileri diğerlerine empoze etmek gibi saplantılı bir ulusal egoya bürünerek asli görevi olan insanlığa ve onun evrendeki varoluşuna hizmet etmek amacından sapmıştır.
diğer ulusal egolar da bir başka güçlü devletin hegamonyası altına girerek kendileri için önemli gördükleri “ulusal” egolarını ezdirmek ve asimilasyona uğramak istememiştir. Bu amaçla yıllar belki yüzyıllar boyu süren gizli çalışmalarla dominant güze karşı ayakta durmak ve onu yıkmak üzere çalışmışlardır.
Neticede Dünya ve insanoğlu bu güzelim verimli topraklarda doğru düzgün huzurlu ve herkes için adil bir yaşama sahip olamamıştır.
Tarihin her dönemi güçlünün güçlülerle köşe kapmaca oynadığı, güçsüzün güçlülerce aşağılandığı ve sömürüldüğü bir düzen olmuştur insanlık için.
İnsanoğlu ne yazıktır ki gerçek huzuru, bireysel özgürlüğü, güven, güzellik, estetik ve bilgeliği yani insan oğlunun aslında hep ulaşşmayı hedeflediği erdemleri, mensubu olduğu “ulus” namına bir türlü tadamamıştır.
Bu haliyle insanoğlu evrensel düzeyde ilerlemesinin önünde kendisine engel olan ruhsal bir saplantı içerisinde bir paradoks yaşamaktadır.
Ulusal anlayıştan kurtulup, tek ve büyük bir ulus olmakta kaybettiği her saniye insanoğlunun aleyhine işlemektedir.
ulusal prangalarından kurtulduğunda insanoğlu gerçek özgürlüğü, güveni ve birlik bilincini tadacak, bu güvenin verdiği yaşama bakışı ile öncelikli olarak dünya üzerindeki yaşama süresini uzatacak ve hemen akabinde yeniden kuracağı bu dünya topluluğunda evrendeki varlığını ilelebet devam ettirecek bilimsel donanıma kavuşacaktır.
3. Dünya savaşı sonrası burada ve pek çok yerde yazılan bu tür saptamalar insanlık için daha anlaşılır ve uygulanabilir konular olarak algılanacak ve belkide uygulanması yönünde somut adımlar atılmaya başlanacaktır.




