Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

ÜLKELER VE PRANGALARI

Ülkelerden vazgeçmenin ve tek, büyük bir ulus olmanın vakti hızla yaklaşıyor.

Ülke nedir?

Aynı örf ve adetleri benimsemiş, ortak çıkarlar yolunda kabul edilebilir paylaşım ve hak dağılımlarını sağlamış, yaşadıkları iklimsel ve coğrafi koşullar neticesinde fiziksel benzerlikler kazanmış insan kümelerinin oluşturduğu ve kazanılmış hakları canları pahasına savunarak atalarından kalma zenginlik ve görenekleri devam ettirdikleri bir kader birlikteliği…

22nci yüzyıla yaklaşan insanlık sahnesi büyük kıyımlarla dolu parodilere hazırlanırken bu gidişatın temelini uluslar arası çekişmeler, ideolojik farklılıklar, tarihi kin ve öfke, enerji kaynaklarının kontrolü gibi birçok sebebe dayanan ülkeler atmaktadır.

Dahası bir ülke vatandaşı olmak, o ülkeyi sevmek yada terk etmek gibi zorunlu baskılarla bireysel özgürlükleri kısıtlamakta, Dünyevi aidiyet bilincini, bölgesel aidiyet bilincine indirgemektedir.

Bir ülkede doğup büyüyen bir birey kendisini yaşadığı olduğu toprak ve onu yaşatan topluma karşı borçlu hissetmekte, bu borc duygusuyla yaşamaya mahkum kılınmaktadır.

Dünya üzerinde 80 üzeri ulus olduğunu düşünecek olursak ve bu ulusların tamamının kendi otoriter anlayışlarını sergileyecekleri ve sürdürerek diğerlerine benimsetecekleri bir dünya düzeni gerçekleştirme çabasında olduğunu düşünebiliriz. Çünkü bir ulus, “ulusal varlık/ulusal ego”sunu herşeye sahip bir düzen ehli olduğu zaman gerçekleştirmiş olabilir.

Sürekli ve iyiye doğru gelişmekte olan insanlık bu ulusal egolarını tarihin başından bu yana bir türlü yenmeyi başaramamıştır. Tarihten günümüze değin süren güç çekişmeleri, kaynaksal ve ticari anlaşmazlıklar, ideolojik ve teknolojik yarışlar sonunda insanoğlu için yüz kızartıcı sayfalar yazılmasına sebep olmuştur. sürekli kitlesel kıyımlar, acı, ızdırap, eziyet, tehcir ve kanlı hesaplaşmalarla dolu kitaplar birikmiştir kütüphanelerin tarih raflarında.

Kimi uluslar tarih sayfalarında noktayı bulmuş. Kimi yeniceleri boy göstermiş olsada aynnı işleyiş günümüzde de devam etmektedir.

Tarihte yer almış büyük ve kanlı savaşlara isim isim yer vermeye gerek duymadan bütün bu olanların özüne bakmanızı ve temelinde yatan suçluyu yani “ULUS” anlayışını görmenizi temenni ediyorum.

Binlerce yıldır bir amaç için bir araya gelen insanlar, bir diğerlerini inançları ve yaşayış şekilleri yüzünden kendilerine potansiyel tehlike olarak görüyor ve bunu “Ulus” namına genelleştiriyorlar.

Barış içerisinde yaşadıkları günlerde “ulus”larının gelecekte bütün dünyaya bu muhteşem düzeni getireceğinin hayallerini çocuklarına ve gençlere aşılıyor, onları geçmişte yaptıkları kahramanlıklar ve zorluklar karşısında yılmaz bir şekilde muzaffer olduklarını anlattıkları hikayeler ile pohpohluyorlar.

Her genç birey aldığı eğitim neticesinde kendisini diğer ulusların tamamından daha üstün ve ayrıcalıklı görüyor ve sıra uluslar arası ilişki ve ticarete geldiğinde alınan neticeler insan oğlunun zannettiğinin aksine her iki taraf içinde zarar ve ziyandan başka birşey kazandırmıyor.

Dünya üzerinde yaşayan insan kitlelerine yukarıdan baktığımızda ve zaman skalasını bin yıllık süreçlerde incelediğimizde, insanoğlunun uluslar arası ilişkilerinde kısır bir döngüde olduğunu görmemiz işten bile değil.

Sırasıyla;

1- Artan bölgesel nüfus karşısında yetersiz kaynaklar

2- teşhisi bulunmayan bir salgın,kıtlık, kuraklık, iklimsel şartlar vb nedenlerden dolayı yaşanan uzun dönemli sıkıntılar

3- Kitlesel kırılmalar

4- Azalan nüfus ve yeterli tabii kaynaklar

5 Yükselen refah ve sevgi piskolojisi

6- Refaha dayalı gelişen ticaret hacmi

7- Ticaretle yayılan bilgi ve tecrübeler

8- Bilginin ve teknolojinin geliştirdiği toplumların yayılmacı politikaları

9- Güçlülerin ezdiği diğer kitleler ve nüfuslarındaki artış

10- Nüfus ve Kaynak oranının tekrar bozulmaya başlaması

11- Kaynak savaşları

12- Kıtlık Dönemi

13- Kitlesel Kıyımlar…

Döngü buna benzer ve daha eklenebilecek bir çok şeyle birlikte işlemeye devam ediyor.

Sanıldığının aksine insan oğlu diplomasi ve demokrasi anlayışında, bireysel özgülüklerde bir arpa boyu bile yol almış bulunmuyor aslında.

Tek yapılan tarihin tekerrür etmesi… Bütün suç “Ulus” anlayışında.

Çünkü teknolojik ve kaynaksal üstünlükleri eline geçiren her millet tarih boyunca kendi inandığı kültür ve ideolojileri diğerlerine empoze etmek gibi saplantılı bir ulusal egoya bürünerek asli görevi olan insanlığa ve onun evrendeki varoluşuna hizmet etmek amacından sapmıştır.

diğer ulusal egolar da bir başka güçlü devletin hegamonyası altına girerek kendileri için önemli gördükleri “ulusal” egolarını ezdirmek ve asimilasyona uğramak istememiştir. Bu amaçla yıllar belki yüzyıllar boyu süren gizli çalışmalarla dominant güze karşı ayakta durmak ve onu yıkmak üzere çalışmışlardır.

Neticede Dünya ve insanoğlu bu güzelim verimli topraklarda doğru düzgün huzurlu ve herkes için adil bir yaşama sahip olamamıştır.

Tarihin her dönemi güçlünün güçlülerle köşe kapmaca oynadığı, güçsüzün güçlülerce aşağılandığı ve sömürüldüğü bir düzen olmuştur insanlık için.

İnsanoğlu ne yazıktır ki gerçek huzuru, bireysel özgürlüğü, güven, güzellik, estetik ve bilgeliği yani insan oğlunun aslında hep ulaşşmayı hedeflediği erdemleri, mensubu olduğu “ulus” namına bir türlü tadamamıştır.

Bu haliyle insanoğlu evrensel düzeyde ilerlemesinin önünde kendisine engel olan ruhsal bir saplantı içerisinde bir paradoks yaşamaktadır.

Ulusal anlayıştan kurtulup, tek ve büyük bir ulus olmakta kaybettiği her saniye insanoğlunun aleyhine işlemektedir.

ulusal prangalarından kurtulduğunda insanoğlu gerçek özgürlüğü, güveni ve birlik bilincini tadacak, bu güvenin verdiği yaşama bakışı ile öncelikli olarak dünya üzerindeki yaşama süresini uzatacak ve hemen akabinde yeniden kuracağı bu dünya topluluğunda evrendeki varlığını ilelebet devam ettirecek bilimsel donanıma kavuşacaktır.

3. Dünya savaşı sonrası burada ve pek çok yerde yazılan bu tür saptamalar insanlık için daha anlaşılır ve uygulanabilir konular olarak algılanacak ve belkide uygulanması yönünde somut adımlar atılmaya başlanacaktır.

Gordion Barışı

Ne düşünmüştük,

Merkezi Polatlıda örnek bir 22.yy şehri yaratmayı, bu şehrin tam kalbine üniversite gençleri tararfından yönetilen bir evrensel barış konseyi konuşlandırmayı ve bütün Dünya’yı ortak paydada buluşturacak çalışmalar yapmayı düşlemiştik Gordion Barış Projesiyle…

Elinde yeterli hertürlü imkanın olmasına rağmen insanlık yada en zından Türkiye bu işe hazır olmadığını kanıtlamaya çalışıyor sanki,

Sanki hayalperest kalmamış dünyada…

sanki insanların birbirlerini dinleyecek ve anlayacak tagadi yok…

Ancak daha pes etmedik!

Zaman Üzerine…

Bugün 30 ocak 2011… Bir zamanlar da 30 ocak 2001 Vardı…

Ben felsefeyi (bana tanımlandığı ve benim anlamlandırdığım kadarıyla) Düşünmek eylemiyle aynı görüyorum. Düşünmek olmasaydı şu an bu yazıyı okuduğumuz bir an’ı da yaratamamış olabilirdik.

An. Zaman’ın son iki harfi…

Bize karşı akmakta olan Zaman’ın uyanıkken deneyimlediğimiz akıntısının tam orta yeri…

Hayatımızı onun içerisinde yaşarız. An’ı yaşarız, Zaman içerisinde hedefler ve emeller koyarız kendimize. Her an attığımız kulaçlar ile hem güçlenir, hem daha çok, daha rahat kulaçlar atarız.

Zamanın içerisinde de, denize girdiğimiz kadar temkinli olmakta fayda var. Lakin her ikisinde de her şeyin hareket halinde olduğunu bilmek ve içinde bulunduğumuz alanın güvenliğini sağlamak zorundayız kanımca.

Zaman’ın sonu da tıpkı bir okyanusun dibi kadar sonsuz ve hayal edilemez geliyor ve an’ı yaşamama sebep olan her şeye şükran duyuyorum.

Çünkü o sonsuzluğun bir parçası olmak, an’ı yaşayan hür bir insan olmak zaman’ın içerisinde, başlı başına bir büyük mükâfat diye düşünüyorum.

Altına girdiğin yükleri kaldıracak kuvveti vermiş düzen ehli sana ve bunu iyilik namına kullanmanı dilemiş. Şimdiye dek bizleri buraya getiren insan atalarımızın notlarını onların yazdığı kitaplardan okudukça, zaman’ın ve bilginin önemini ve hızını hissetmemek elde değil.

Nereden gelmiş ve nereye gidiyor zaman? Demek için dışarısına çıkıp, akan her şeye dışarıdan bakmak, araba veya trende yolculuk ederken pencereden dışarıya bakmak gibi bir şey sanki… Oysa izlemeye insan ömrü yetmiyor.

Acizlik konusuna başka bir denemede değinmek üzere not aldık.

Zaman’ın içerisinde yaşayan biz hür insanların en büyük ve temel sorunlarından birisi, yaşamın bir sonu olduğunu bilmemiz.

Günümüz sağlık araştırmaları bu alanda yaptığı istatistik çalışmalarında, Dünya’da ortalama insan ömrü süresinin 65-80 civarında olduğu yönünde raporlar iletiyorlar. Yani her ne yaşamayı, her neye ulaşmayı hedefliyor isek bunu ömrümüz yetene kadar yapabiliyoruz.

Ortalama bir insan kendi zaman’ını yönetmek ve en iyi şekilde kullanmak için bu süreyi çok iyi değerlendirmeli sanırım. Ayrıca, fizyolojik açıdan maruz kaldığımız yıpranmayı da hesaba katmak, sıralamalar yaparken göz önünde tutulması gereken çok önemli hususlar içeriyor.

Zamanımızı en iyi şekilde planlamak gerçekten çok kolay bir şey.En çok ne olmayı, ne yapmayı ve nerede bulunmayı istediğimizi kendimize sorarak başlıyoruz işe ve gerisi kendiliğinden geliyor. Tamam, biraz çetrefilleşiyor kararı uygulamaya başladıktan sonra ama hiç başlamamış olmaktan iyidir sanırım.

Mesela ben şu an 30 yaşındayım ve önümde en kötü ihtimalle 1 dakika en iyi ihtimalle 150 yıl daha var. Şimdi ben zamanımı bu yazıyı yazmak için ayırıyorum ve daha sonrasında sizler okumak için ayıracaksınız. Belki birçoğunuz bu konuyla ilgilenmiyor veya bildiğinizi düşünüyor olduğunuzdan zamanı başka bir şeylere ayırmayı tercih edeceksiniz… İşte hepimiz zamanımızı böyle planlıyoruz.

İlgilendiğimiz, bilmek zorunda olduğumuz, yapmak zorunda olduğumuz, merak içerisinde yaptığımız, severek yaptığımız, bir şeyler uğruna yaptığımız ya da öylesine yaptığımız her eylem, bilgi alışverişi ve ihtiyacımızı karşılayan her şey bu kadar çok iken, bizim zamanımız böyle sonsuz bir liste yapmaya yetecek kadar uzun değil.

Bu yüzden zamanı planlamak, ondan en yüksek verim ve faydayı alabilmek ve geriye dönüp baktığımızda mutluluk duyacağımız, övüneceğimiz ve şimdi olduğumuz yerde emin bir şekilde durduğumuz güvenini yaşayabilmemiz açısından çok önemli bir husus bence.

Elbette hayatın hangimize ne getireceğini bilememek ve kötü şeyler düşünmek için oldukça açık bir fikir bu.

Lakin bu düşüncelerin nedeni, bu sürenin kısalığı ve uzunluğunu kendi çabalarımızla, yaşam tarzımız ve davranışlarımızla belirleyeceğimiz bilgisinin yanında bu süre içerisinde elimizden hiçbir şey gelmeyecek durumların da söz konusu olması (kısmet, kader, şans…), verilmiş bu sınırlı süre’nin mutlak bir sonu olacağının kesinlikle biliniyor olması, gibi bilgilerle çakışması…

Bu çakışmalar zihinde “bilinir mutlaklık” hissi yaratıyor.

Geleceğe, başarıya ve hedeflerimize ulaşılabilirlik karşısında duyduğumuz korkular ve sonuç her ne olursa olsun asıl olanın -yani kendimizin- bir sonu olduğunu görebiliyor olmak; yarışmanın tam ortasında yenildiğimizi öğrenmek gibi bir şey sanki azizim. Ve yenilgi çok olumsuz bir his.

Ancak ölüm’ü düşünmek, ondan kaçış olmadığını bilmek, elindeki her şeyi bırakıp, bir kenara çekilip üzgün, üzgün oturmak anlamına gelmez.

Bu ülkemizden Çemişkezek gibi bir 3.lig takımının Barcelona gibi bir dev bir futbol takımıyla maça çıkması gibi bir şey değil midir azizim?

Düşünün ki siz Çemişkezek’te oynayan bir futbolcusunuz. Maça çıkmaz, takım arkadaşlarınızı kaderleriyle baş başa bırakır ve tribünden maçı izlemeyi mi yeğlerdiniz?

Yoksa o maça çıkıp elinizden gelenin en iyisini yapmaya ve mümkün olduğu surette kazanmaya mı çalışırdınız o tarihi maçı?

Ailenizin, çevrenizin ve üzerinde yaşadığınız toprakların size sunduğu imkânlar doğrultusunda, çalıştığınız ve elde ettiğiniz kadarıyla siz olmuşsunuz ve Çemişkezek size güvenmiş. Bence bu Barcelona’da oynamak ile aynı seviyede bir onur ancak daha küçük bir çevrenin takdir ettiği bir başarı.

Ben o maçta canım çıkana dek koşar, çalımlar, top çalmaya ve gol atmaya çalışırdım!

Bunu özümsediği zaman rahat ediyor insan bu “bilinir mutlaklık” sorunsalı ile karşı karşıya kaldığı durumlarda. Ölüm de sıradan bir sürece dönüşüyor. Tıpkı şans gibi kapımızı her an çalabilen.

Olumsuzlukları düşüneceğine, onları bilinçli bir şekilde kenara bırakıyor insan, hedeflerine kilitleniyor ve onlara ulaşmak yolunda ilerliyor…

Çünkü her şey akıp dururken, ne olacağını bilemediğim bir gelecek karşısında oturup sızlanmak yerine; olduğumdan daha fazlası olabilmek uğruna çabalamak ve arkamda maddi, manevi nice değerler bırakmak gibi bir şansım olduğunu bilmek, oturup kaçınılmaz sonuma serzenişler dizmekten çok daha güzel şeyler yapabileceğimin umutlarını ekiyor gönlüme…

İşte o zaman anlıyorum ki nefes aldığım ve çabaladığım her gün, ölüme meydan okumak değil, daha iyi olmak adına salladığım kulaçlar…

Her seferinde beni eskisinden daha güçlü ve zarif yapan…

Zaman: Somut olarak görülemeyen ancak ilerlediği veya devinim halinde olduğu hissedilen ve canlı cansız her şeyi etkileyen, formunu değiştiren (sonsuz) manada bir süreç…

Zaman’ı yaşayan hür bir insan olarak ben de, kendi dilimimde, ilimlerimi, bilgilerimi, tecrübelerimi ulaştığım/ulaşacağım hedefler;

Sevdiğim insanlar ve deneyimlediğim her güzel şeyi bana iyiliklerim ve iyilikler ölçüsünde sunulan hayat ortaklarım, zamandaşlarım olarak gördüğümü düşünüyorum.

Fenalıkların ve düşmanlıkların sahiplerinin de kendilerince bir nedeni olduğu bilinciyle onlardan elimden geldiğince sakınmaya, kötü şeylerin farkına vardığımda elimden bir şey gelmiyorsa en azından kendimi kurtarmaya çalışıyorum.

Kendi yaptığım kötülükler, fenalıklar olmuşsa, geriye dönemesem, onları düzeltemesem bile, kendimi düzeltmiş oluyor ve en azından bir değer daha katmak üzere bu fenalıklarımı sevdiklerimle paylaşarak, deneyimlerimi, pişmanlık ve acılarımı da mutluluklarım ve kıvançlarım kadar adilce paylaşıyorum.

Biliyorum ki zaman içerisinde kazandığım doğru davranışlar tek başına bir işe yaramıyor.

Ancak bu doğruları ne kadar çoğumuz bilir ve yaşamadan, birbirimizin derslerinden öğrenirsek, birlikte hepimiz doğru yönde gelişmiş olur ve daha az kişi daha az yanlış davranış sergileyerek, bir yanlışı daha çok kısa bir zamanda doğrusu ile geliştirmiş oluruz diye düşünüyorum.

İşte! Medya, televizyon, gazete, kitap, bilgi, deneyim, arkadaşlık, sohbet, iletişim, sanat, resim, fotoğraf, heykel, vs.

Ve bunlar gibi birçok şeyi atamız insanlar, kuşaktan kuşağa öğreterek/öğrenerek, kültür miraslarını biz çocuklarına bırakarak paylaşmışlar bizlerle… Öğrendiklerimizin üzerine koydukça daha da ileriye gitmiş ve bu günlere gelmişiz hep birlikte… Şimdi bizlere düşen de bu çıtayı daha ilerilere taşımak, kendi bilgi, deneyim ve hatalarımızı kendi nesillerimizle paylaşarak, zamandaşlarımızın ve gelecekteki nesillerin bilgi ve tecrübelerimizin gücünden ve kolaylıklarından faydalanmalarını sağlamak olsa gerek.

Hastalıklardan, doğa’dan bulduklarımızı kullanarak kurtulduğumuzda yazdığımız notlar bugünün tıp bilimini yaratmış…

Düşünsene genç dostum, 1 sayfalık sağlık bilgisi günümüzde bir insan ömrünün okumaya yetemeyeceği kadar birikmiş ve her an bir yeni bilgi, bir kitap sayfasının içerisinde gelecek kuşakların bilgisine sunuluyor… O zamandan bu zamana ne çok yol kat etmiş insanlık…

Oysa zaman ne birikiyor, ne de duruyor… Sadece ilerliyor, ilerliyor…

Biriktiren, geliştiren, birleştiren, paylaşan ve ileten ise zaman ile süre anlaşmazlığına düşmüş biz canlılardan başkası değil…

Zaman bizimle ilgilenmiyor, durmadan, tanımadan, ara vermeden ve her daim aynı tutarlılık ve kararlılıkta ilerlemeyi sürdürüyor ve hep başarıyor ise, insan da boş oturdukça, hedefsiz, amaçsız, sevgisiz ve isteksiz kaldıkça, başarısızlığa ve yalnızlığa mahkûm ediyor kendisini… zamanını boşa harcıyor…

Oysa umut yeşerten ve o umutların, ideallerin doğrultusunda hareket edenlerimiz bu güzel an’ların tadını çıkartıyor. İstemenin, başarmanın ve tutarlılığın karşı konulmaz onuru ile çakmak, çakmak bakıyor gözleri, yorgun olsalar bile…

Yorgunluğun ve dinlemenin, çalışmanın ve alışveriş yapmanın, bilginin ve sağlığın, özverinin ve gururun, acının ve mükâfatın, kazanmanın ve kaybetmenin tüm olumlu ve olumsuz hallerini ve en önemlisi nasıl bu hallere gelindiğinin haklı ve onurlu bilincini yaşayan insanlar, kendi destanını örüyor tıpkı usta bir örümceğin hünerli dokumaları gibi…

Daha sonra uzaktan kendi eserine bakıyor.

O zamanın getirdiği tüm zorluklar ve güçlükler karşısında nasıl bir ağ örmüş, nasıl dayanmış ve bulunduğu yere tutunmuş?

Orada nasıl beslenmiş, meydana gelen hasarları nasıl onarmış ve zorluklar karşısında nasıl güçlenmiş ve gelişmiş o hayatını karşıladığı eserinde…

Kendisinden sonra gelecek kuşaklara iyi bir ağ dokumayı öğretmenin ve zamanla karşılaşacakları sorunlar karşısında çözümler üretmenin, her şeyin üstesinden gelerek yaşamak için ihtiyaç duyduğu şartları karşılayabilmenin inceliklerini öğretebildiği sürece türünün varlığını sağlamış olacağını iyi bildiğinden, bilgisini ve tecrübesini daimi olarak iletiyor ve paylaşıyor çevresiyle.

Böylece zaman ile antlaşması sona erdiğinde, gerisinde sadece geçmişini değil, türünün devamı için olumlu değerler bırakmış olmanın hafifliğini ve doygunluğunu yaşarken vedalaşıyor hayatla.

İşte zaman ile alıp veremediğimiz sonsuz tartışmanın bizim için en karlı tarafı.

Gelişimimiz ve Sürekli Artan Direncimiz.

Son 50 yılda, sağlık bilimlerinin kaydettiği ilerleme ve daha bilinçli toplumlara dönüşmemiz sonucunda, ortalama insan ömrü 10-20 yıl kadar uzamış.

İnsan oğlunun çabası bir dağ kadar, oysa onca zamanda edindiği birikimler bir karınca kümesinin bir kışlık deopsu kadar değil mi azizim?

GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİ FİKRİ

Gordion’da Ne Yapacağız?

GORDİON EVRENSEL BARIŞ PROJESİ FİKRİ

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”

ANKARA POLATLI İLÇESİ YAKINLARINDA Bulunan Gordion Antik Kenti İnsanlık Tarihinin En Eski Zamanlarına Tanıklık Yapmış Yerleşim Merkezlerinden Birisidir.

Gordion, Büyük İskenderin Asya Seferi Sırasında Efsanelere Konu Olan Meşhur Gordion Düğümünü Çözme Girişiminde Bulunduğu Yerdir.

İşte, Gordion Evrensel Barış Projesi, “Gordion Düğümü” Efsanesine Farklı Bir Perspektiften Bakarak, Geçmişten Günümüze Aktarılan Bu Meşhur Kör Düğümü tarih boyunca bitip tükenmek bilmeyen “Doğu-Batı İhtilafı” Olarak Yorumlamakta ve Kuruluş Gayesini, İnsanoğlunun Kılıçla Hiç Bir Türlü Yapamadığını, Ondan Daha Keskin Olan Zekası ve Daha Sert Bir karışımdan Oluşan Ruhani Gücü ile Yapabileceğini Kanıtlamak Üzerine Bu Perspektife Dayandırmaktadır…

Gordion Evrensel Barış Projesi Fikri, İnsanoğlu’nun Savaşlarla Çözmeye Çalışıp Durduğu ve Artık Kangirene Dönmüş İdeolojik, Otoriter, Manevi, Maddi ve Kaynaksal Anlaşmazlıkları 21. YY. insanlığına Yakışır Bir Şekilde Demokratik ve Felsefik Bir “Evrensel Düşünce Meclisi” Çatısı Altında, Dünya Barışını hedefleyen ve ortak Dünya Uygarlığı kurulmasını amaçlayan, Bütün Kimliklerin İstedikleri Şekilde Hür Olarak Temsil Edileceği, Yeni ve Tarafsız, Modern Bir Düşünce Arenasında Çözmeyi ve Gelecek Kuşaklara Huzur ve Güven İçerisinde Kardeşçe Yaşayabilecekleri Yeni Bir Dünya Düzeni Yaratmayı Hedefleyen Bir Barış Projesi Fikridir.

Daha Kısa ve Anlaşılabilir Şekilde Söylemeye Çalışacak Olursak;

Gordion Evrensel Barış Projesi Fikri,

Dünya Gençleri Tarafından Oluşturulmuş ve Yönetilen, Bilim İnsanları, Düşünür ve Hukuk Adamlarının Yol Gösterici ve Yönlendirici Oldukları Bir Evrensel Düşünce Platformu ve Çok Daha Ötesidir!

“Tüm İnsanlığın Temel Haklar ve Yaşam Alanları Konusunda Aynı Çatı Altında Toplanarak, Kültürel Çeşitliliğin ve Kimliklerin Korunduğu ‘Birleşmiş Dünya Düzeni’’ni Hayata Geçirme Yolunda Yapılacak Büyük ve Ortak Bir Çalışmadır”

Bu Kapsamda;

Gordion’da Çok Kompleks Bir Kültür Kenti İnşaa Edilmesi Amaçlanmaktadır.

Dünyanın gördüğü her büyük başarı önce bir hayaldi, En büyük çınar bir tohumdu, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi…”

GORDİON EVRENSEL BARIŞ KENTİ

Gordion – Polatlı ilçesinde hayata geçiriceğimiz bu proje, kelimenin tam anlamıyla Dünya’da bir eşi daha görülmemiş, yeni bir kentsel oluşum yaratma projesidir.

Aziz okurlar,

Kulağa çok çılgın gelse ve yapılması çok maliyetli ve hatta imkansız gözükse bile, Başkentin yanı başında, kalbi “Gordion Evrensel Barış Konseyi” olan ve az sonra içeriğini okuyacağınız bir “ortak kültür kenti” kurduğumuzu hayal edelim.

3 Ana Bölgeden oluşacak bu kent,

Başkent ve İç Anadolu’da, hatta ve hatta Dünya’da Eşi Benzeri görülmemiş bir Eser, bir kültürel değer yaratacak…

Bu projenin, ülkemizin dünya kamuoyu karşısında yaratacağı saygınlık ve hayranlığa; ekonomik katkılarına hiç değinmeden, Dünya kültürüne ve Barışına yapacağı katkılar üzerinde düşünmenizi tavsiye ediyorum.

GORDİON EVRENSEL BARIŞ KONSEYİ

Küresel arenada hızla büyüyen ve barıştan yana politikalar izleyen ülkemizin bir kez daha bu yolda ne kadar kararlı ve samimi olduğunu kanıtlarcasına,

Dünya üzerinde bu çılgın projeye katılmak isteyen bütün ülkelerle birlikte, yılın 365 günü Dünya Barışı ve Ortak Bir Medeniyet Kurulması Fikri Üzerine Düşünen Tezler ve Çözümler Üreten ve İnsanoğlunun ortak dert ve sorunlarını tartışan ve bunu geleceğin liderleri olacak genç beyinler ile yapan, “Birleşmiş Milletler” tarzında işleyen, uluslararası arenada geçerliliği olan ilk “Ortak Dünya Konseyi”ni “Gordion Evrensel Barış Konseyi” adı altında hayata geçireceğiz.

DÜNYA KÜLTÜRLERİ AKVARYUMU

Bu Halkada, Katılımcı ülkelere vereceğimiz devasa alanlarda kendi ülkelerinin küçük bir modelini yansıtmalarını istiyeceğiz. Kendi kültürel birikimlerini istedikleri şekilde yansıtacakları bu alanlar tıpkı Büyükelçi temsilciklerinde olduğu gibi “Kültür Elçiliği” statüsünde, o ülkenin toprakları sayılacak ve ülkeler kendi üniversite temsilcilikleri, turizm-tanıtım temsilcilikleri, dil okulları, etnik mutfak ve konaklama hizmetlerini vb.kendi ülkelerindeymiş gibi sunabilecekler.

Dahası, öyle bir kültürel akvaryum/turizm merkezi düşünelim ki, raylı bir sistemle, bisiklet ve yaya olarak dolaşılabilen, ziyaretçilerinin Dünya’ya uzaydan gelen kişilermiş gibi girişte,bilet yerine

DÜNYA PASAPORTU ve DÜNYA VATANDAŞI Kimliği aldıkları,

1001 çeşit renkten örülmüş Dünya Kültür Mozağini Dolaştıkça, uğradıkları her kültür mirasının giriş ve çıkışlarında DÜNYA PASAPORTLARINA sorgusuz ve sualsiz bir şekilde “Hoşgeldiniz” “Gülegüle” damgası vurulan…

İnsanoğlunun kendine ait bu Dünya’da, her dil ve ırktan kardeşlerinin evi bellediği o “sınırlı” topraklarda, hür bir şekilde, korkusuzca, sorgusuzca misafir edilecekleri ve kültürel birikimleri korkulacak bir fark değil, bir okyanus resifindeki rengarenk balık kümesi gibi bir zenginlik olarak görebilecekleri, insanoğlunun Allah vergisi zekasıyla üzerinde yaşadığı coğrafya ve kaynaksal imkanları kullanarak kendisine has nasıl bir zenginlik geliştirdiğini ve aslında ne kadar çok ve ortak benzerlik olduğunu sayfalarca okumak, saatlerce belgesellerden izlemek yerine, bir kaç günlük turistik bir ziyaret ile bir çırpıda iliklerine kadar hissedecekleri ve içselleştirecekleri bir kültürel paylaşı ortamı sunabileceğiz.

GORDİON EVRENSEL BARIŞ KENTİ

Yılın 365 günü, günün 24 saati kıpır kıpır bir ortak uygarlıklar kültürü şehri kurduğumuzu hayal edelim…

2. Halkanın çevresinde konuşlandıracağımız bu şehir, Universal Film Stüdyolarından, Disneyland’e, Devasa Eğlence Merkezlerinden, Felsefe okullarına ve Medreselere kadar çok kültürlülüğün bütün olumlu yönlerini yansıtacak olan;

Mimarinin ve Enerji Teknolojisinin Geldiği en son noktada kullanıldığı, insanlığın farklı kültürlerinin hep birlikte inşa edecekleri ve Dünya tarihinde belki de ilk kez hayata geçirilecek, modern insanlık devriminin, ilk model şehri olacak.

Öyle bir şehir düşünelim ki, dünyanın her tarafından şehir plancıları, sağlık bilimciler, sosyologların vs. Dünya üzerinde görülmemiş ve günümüz modern şartları ve sağlık standartlarının da ötesinde, insanlık tarihinde ve yaşayış şeklinde milat kabul edilecek bir şekilde yaratılsın…

NELER BULACAĞIZ…

BAZI DÜŞÜNCE ve ARAŞTIRMA ENSTİTÜLERİ

Felsefe Enstitüsü
Edebiyat Enstitüsü
Dini İnançlar Enstitüsü
Barış Araştırmaları Enstitüsü
Ortak Tarih Enstitüsü
Etik Enstitüsü
Savaşlar ve Silahsızlanma Araştırmaları Enstitüsü
Doğal Kaynak Araştırmaları En.
Kültür Enstitüsü
Enerji Araştırmaları Enstitüsü
Evrimsel Araştırmalar Enstitüsü
Sosyal Araştırmalar Enstitüsü
Uzay Bilimleri ve Teknoloji Enstitüsü
ve dahası…

… bütün bu enstitüleri oluşturmamızın sebebi, (-ki daha uzuun beyin fırtınaları yapmamız gerekiyor), Ortak Konseyin araştırılmasını İstediği Konuları araştırarak, konseyin istemiş olduğu bilgi ve istatistikleri sağlaması…

Evet Aziz Dostlar, Gordion Evrensel Barış Projesi Fikri Şimdilik Sadece Bir Hayalden İbaret… Ama hangi başarı değildi ki?

Eğer Sizler de bu fikre birşeyler katmak ve böylesi imkansız bir fikrin parçası olmak isterseniz… Yorumlarınızı bırakın… Abone Olun… Ve Birlikte Yol Alalım…

Gordion Rüyası

“Bir Fikrim Var” Dedim. Onun kusursuz olduğunu söylemedim.

Her şey bir rüya ile başladı aslında… Herkesin kardeşçe yaşadığı, sınırların olmadığı, silahlara gerek kalmamış huzur ve güven dolu bir hayat gördüm rüyamda…

Hani bir an gerçekmiş gibi kalkarsınız yataktan, sonra kendinize geldiğiniz o saniyelerde herşeyin aynı olduğu bilincine varmak bir garip sızıdır yüreğinizde… Bana da aynen böyle oldu işte.

Sonra düşündüm… bir hayli düşündüm… kalktım bir dünyaya, bir de kendime baktım… Ne göreyim?

Ben Dünyaymışım…

Ne yazıktır ki bu Dünya’da herkes hak ettiği kaliteli yaşamı bulamıyor… Bir yudum suya muhtaç yaşayan düşkünler, cesetler arasında oyun oynayan çocuklar, karın tokluğuna çalışan işçiler, sürekli elleri tetikte bekleyen milyonlarca asker var… Herkes biribirinden korkuyor… Herkes birilerinin gölgesinde saklanıyor…

Korkuya gidiyor aklım…

Halk’ın hırsızdan, hırsızın polisten, polisin müfettişten, müfettişin yargıdan, yargının askerden, askerin düşmandan, düşmanın ötekinden korktuğu… Bu korkular üzerine kurulu düzende hepimiz bir parça korkağız…

İç geçiriyorum.

Birbirinden korkanların Dünyası’na.

Kan kokusu sarmış yerleri, toplu mezarları düşünüyorum… güçten tiksiniyorum işte o zaman.

Aklımı alıp kaçıyorum sonra, rüya görmeye dalıyor gözlerim…

Gordion’da bir kapı beliriyor, içeri giriyorum ve tek başımayım.

Çorak, ot bitmez tepelerin üzerinde dolanıyorum, aşağıdaki tarlalarda yeni biçilmiş buğdayların kuru sapları ayaklarım altında çıtırdıyor. iki tepe arasında batan güneş, serin rüzgarla birlikte ılık, ılık vuruyor yüzüme. Ellerimle yüzümü ovuyor ve yürümeye devam ediyorum. Aklımda beliriveriyor “Çilek”.

Dönüp geriye bakıyorum, kapıdan içeriye karanlık bir gölge izdüşümü yapıyor… şehirli sesler, klaksonlar, peyderpey bir gülümseme beliriyor, “çilek” diyorum içimden. Çilek beni mutlu ediyor.

Hiç geriye dönesim yok azizim. İçimden kapıyı kapatmak, sonsuza kadar orada kalmak geçiyor. “İnsanlığa sırtımı dönmek mi?” diye soruyorum kendi kendime…

O masum canlar için yapabileceklerim bu kadar mı? Yani bu kadar mı?

Sırtımı dönüp gitmek.

Ben güven içindeyken, gerisinin ne önemi var dimi?

Ben olsam da olmasam da ne olur hem? Benim bir küçük damla mutluluğum mu ayyuka çıkartacak bir Dünya dolusu iyiliği?

Peki kalayım burada kapıyı kapatıp, her şeyden uzak, yalnız ve huzur içerisinde… İyi de bu sefer yalnızlık yakalar, takdir edilmemek sıkar boğazımı, kendini ifade edeceğin, paylaşımda bulunacağın kimseler yoksa helak olursun, huzur yine yalan olur dimi? Ne kadar huzurlu olduğundan bahsedecek kimse yoksa huzur ne işe yarar cancağızım? “Palamut”. Yüzüm asılıyor. İç çekiyorum, sefilliğime…

Hiçbir şey yetmez insanoğluna… Şükredenlerden olmak zor zanaattir azizim…

Yürümeye devam ediyorum, güneşe doğru… O kadar kolay değil… Tepeye yaklaşınca güzel bir ağaç beliriyor karşımda, altında yumuşak, kahverengi bir toprak, uzanıyorum oracığa…

Bir gözüm güneş, bir gözüm kapı diyor; vücudum toprak.

Ufka doğru seyre dalıyorum…

Bir “Gordion” düşü canlanıyor ufkumda…

Madem her şey değişiyor bu dünya’da, insanoğlu da değişir… Öyle birden bire olmaz bu doğru. Adım adım değiştiririz bizde cancağızım.

“Geceleri gülmek yasaksa bize, bize şehirlerce gülmek yasaksa…

Geceleri de değiştiririz, şehirleri de…” Kıvılcım VAFİ

İşe koyuluyorum hemen, bisiklete binmeyi yeni öğrenen ve daha düşmekten nasibini almamış genç bir çocuk edasıyla atlıyorum seleye, bir iki kalem dolusu harf, biraz düşünce jimnastiği… O da nesi, tepetaklak düşüyorum kaldırıma çıkayım derken bisikletimle…

Düşmeyi öğreniyor bu beden.

Dünya’ya bakmak varmış, bir de bakmak varmış azizim… Kim bilir? Daha ne bakışlar vardır henüz bakmadığımız…

Şaşırıyor bu gözler.

Ortaya sorunları koyup, basitleştirmekle bitmiyor plan… Çözümlerini üretmek, ortaya çıkacak yeni sorunları kestirmek, her şeyden önce zaman ayırmak gerekiyor azizim.

Düşünmeye zaman ayırmak gerekiyor, bu dert çeşnisi hayatta…

Düşünüyor bu zihin…

Düşündükçe oluyor cancağızım, düşündükçe oluyor!

1 Eylül Dünya Barış Günümüz Kutlu Olsun;

“Her gerçeklik meydana gelmeden önce, hayallerde gerçekleşmiştir.”

İş o soruya geldiğinde ” Bütün Dünya Barış İçerisinde Yaşasın İster misiniz?” yahut tarihler 1 Eylül’ü işaret ettiğinde hemen hepimiz; insanlık adına, çocuklarımız adına, daha refah, daha güvenli bir yaşam adına ve daha erdemli bir insanlık namına ortak dilekler dökeriz dudaklarımızdan…

Eli en kanlı liderler bile bu dileklere ortak olur çoğu zaman… Dünya Barışına nasıl ulaşacağımız yönünde fikirler beyan ederler ve yollar gösterirler. Herkesin kendince bir yolu, kendince haklı olduğu bir hukuku vardır…

Ve kimse yaptığı kıyımların, kıyımlara sürüklediği kitlelerin günahını boynuna almaz… Almayacak kadar korkak oldukları için değil dostlar, gerçekten haklı olduğuna inanmıştır hemen hepsi. Bu yüzden. Bu yoldan ne pahasına olursa olsun sapmayacaktır, bu uğurda kendi canını ortaya koymuştur ve yüce ülküsü adına seve seve bağışlayacaktır o nadide canını ve başkalarının canlarını.

Evet aziz dostlar,

Dünya adını verdiğimiz bu gezegenin sert kabuğumsu yüzeyinde yaşayan biz organik yaşam formları, uzayın derinliklerinde güneş sistemi adını verdiğimiz bir yıldızın etrafında, bir galaksinin içinde kaybolmuş bir şekilde dönüp duruyoruz.

Dönüp duruyoruz aziz canlar, nereye gittiğimizi, neden var olduğumuzu bilmeden “Yaşam” adını verdiğimiz mucizeyi,”Zaman” olarak adlandırdığımız süreçte kuşaklardır deneyimliyor ve anlamlandırmaya çalışıyoruz…

Şimdi Sizler, Dünya gezegeni üzerindeki yer kabuğunda, bilmem ne renk bayrağa ve bilmem kaç km2 yaşama alanında kendini bilmem ne olarak adlandırmış ve neye inanan bir topluluğun içerisinden bu yazıya ulaşmış okuyorsunuz…

Hayallerimiz var…

İhtiyaçlarımız…

İsteklerimiz…

İnançlarımız…

Korkularımız…

Sevdiklerimiz…

Nefret Ettiklerimiz…

Acılarımız…

Sevinçlerimiz…

Hırsımız…

Hedeflerimiz…

İhtiraslarımız…

Izdırabımız…

Zaaflarımız Var…

Belki büyük bir ülkenin gururlu bir vatandaşısınız…

Belki de küçük, güçsüz bir ülkenin kıt kaynaklarında türlü sorunlar altında eziliyorsunuz…

Belki gelişmekte olan bir ülkenin umutlarla dolu, hırslı bir atmosferini soluyorsunuz yanı başınızdaki pencereden…

Ancak her nereden olursak olalım… Az önce yukarıda saydığım duyguları taşıyoruz hepimiz… Birinden az yada ötekinden çok ama hepimiz hepsini biliyoruz.

Topluluk çıkarları…

Geçmiş hesaplar…

Belki bir anlaşmazlık…

Belki gerçekten Habil ve Kabil idi… Bize sınırlar çizdiren!

Sınırları çizdik, ülkeler kurduk ve liderler yanında saflar tuttuk. bize hep umut vaad eden liderlere inanmak ve arkasından yürümek istedik. Sürekli eleştirdik, hoşumuza giden işlerini bile yarım ağızla “şöyle olsa, şuda, şuda olsa daha iyi olurdu” diye hayıflanarak karşıladık ve hep daha fazlasını istedik. Sadece liderlerden değil… Birbirimizden de…

Bizim aramızdan çıkan liderler bizim nabzımızın atışına göre politikalar mı çizdi… Bizim hayallerimizi gerçekleştirmek adına mı adım attılar sizce?

Yoksa bizim toplumlarımızın tarih boyunca bizlere dayattığı, bizleri gerçekliğine ve doğruluğuna inandırdığı ve hepimizin koşulsuz kabul ettiği ülküler adına mı ?

Bence bütün liderler halklardan önce ülkülerin, bu ülkülere sımsıkı bağlanmış olanların sözcüleri. Kendi fikirleri zihniyetlerinin dayandığı, terbiyesini aldıkları bu ülkü ve anlayışların eseri.

Bizlerde her ne kadar farklı olduğumuzu düşünsek bile liderlerimizle aynı kaderi paylaşıyoruz dostlar.

Bildiğimiz, inandığımız, savunduğumuz herşey çevremizde görüp benimsediğimiz, kendi yaşayışlarımızla örtüştürüp çıkarımladığımız kadar. Daha ötesine ulaşmaya çalışanlara ise filozof yada düşünür diyoruz.

Daha farklı yorumlayan ve sorgulayanlarımız ise sanatçı ve hayalperest oluyor…

Ancak kesin olan hep daha iyiyi aradığımız.

Korkular.

Kendilerini sınırlar, surlar ve bayraklar ile çevrelemiş fikir, inanç ve çıkar birliği yapmış toplumlar ve güç birliği yapmış toplulukların geleceğe dair büyük endişeler besledikleri ve kendilerini ötekilerin varlığından ötürü güvensiz ve tehlikede hissettikleri bir ortamda, insanlık büyük acılara gebe görünüyor. Dahası şuanda, şu geçen saniyede bile acılar doğuyor, umutlar ve ocaklar sönüyor…

Büyük ülkelerin liderleri halklarının korkuları daha iyi nitelenirse “milli korkular” doğrultusunda elleri sürekli Savaş Düğmesi üzerinde bekliyorlar. Her an çıkacak bir kıvılcım bir anda füzelerin havalarda uçuşmasına sebep olabiliyorken 1 Eylül Dünya Barışı günü hakkında televizyonlarda yapılan konuşmalar ve kutlamalar havada asılı kalıyor bence.

Milli korkuları doğrultusunda hareket eden toplumlar bu korkularını bertaraf edemediği sürece, Dünya Barışı yönünde atılan adımlar küçük ve etkisiz kalmaya devam edeceğinden, Dünya uluslarının bir an önce bu korkuları ile yüzleşmelerinin gerekli olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

Milli korkular gereksiz kılındığında,

silahlanma…

dayatma…

iç ve dış tehdit…

ideolojik ve kültürel baskı…

gibi bir çok insanlık kanseri kendiliğinde kuruyacak ve insanoğlu yaralarını hızla saracaktır.

Ve insanlık hak ettiği gibi Daha İyi Bir Dünya’da, Birleşmiş Dünya Uluslarının Kültürel Zenginlikleri ile Yoğrulmuş Yeni Bir Milada Başlayacaktır.

Daha İyi Bir Dünya Mümkün!

Korkularımızdan arındığımızda elde edeceğimiz şey O’nun kendisidir.

Dünya Barış Günümüz Kutlu Olsun Aziz Canlar.

Dünya Barışı ve Bilinçsel Gelişim

Sevgi.

Güven ve bu duygunun yarattığı öz güven.

Eşitlik ve Özgürlük Bilinci.

Ruhaniyet ve Şükretme Bilinci.

Aidiyet ve Evrensel Sahiplenme.

Eğitim, Geçim, Yaşam, Sahip olma Eşitliği.

Ortak Amaçlar, Ortak Uğraşlar, Ortak Yaşam.

Dünya ;Vatandaşlığı Çatısı Altında Standart Kanun ve Kurallar,

Etnik Çeşitlilik ve Bölgelere Özgünlük Bilinci ve Bu bilincin pozitif kullanımları…

Elbet bir gün daha anlaşılır cümlelerle daha detaylı telaffuz edilecek…

İnsan oğlu geç gelişen bir varlık.

Ortadoğu Paradoksu

Barış için kan dökmek; masum kanı dökmek.

Yapıcı ve kalıcı bir dizi yeni ortadoğu politikasının kurban bayramı edasında kutlaması gibi geliyor kulağa…

Mavi Marmara Gemisinde ölen 9 masum insan elbette ki hipnoz bir ruh halinde Allah ve İnsaniyet yolunda şehit olmaya çıkmışlardı yola…

Bunu gemiler yola çıkmadan önce bu işi düzenleyenlerin söylemlerinden ve estirilen yoğun kahramanlık havasından sezinleyerek cümlelere döküyorum.

Küçük bir çocuk ölüm olgusunu bilmeden ve acı duygusunu tatmadan önce nasıl yerde gördüğü karıncaların üzerine acımasız ve bilinçsizce basıyor ve o çalışkan minik canlara kıyabiliyorsa, insanlığın etik olguları da tıpkı o çocuk kadar masum ve bilinçsiz bir düzeyde seyrediyor. Çatışmalar kaçınılmaz bir hal alıyor.

Ortadoğu’nun bir çok yerinde adaletsizlik, korku, ölüm ve acı dolaşıyor.

Birçok gelişmiş ülke barış kılığına soktuğu milli ve uluslararası çıkarları doğrultusunda ne idüğü belirsiz bir şekilde cahilce gürültü ve eylem kirliliği içerisinde, maddi ve manevi ziyan içerisinde…

Kendi milli sorunlarını çözmekten bile acizken din birliği, kutsallık vb. dayanışmaların arkasına yaslanmış çıkar peşinde etiksel parçalanmalar yaşıyor ve kısa vadeli yaşamlarının başarı parıltılarının hayaliyle körleşmişler.

Hiç bir kitabın söylemediği yazmadığı her türlü yalan davranışları ve düşünceleri halklarına benimsetmiş BİR olan insanoğlunu bayraklar ve sınırlarla özgürce hapsederek birbirlerine kırdırıyor ve evrimi yavaşlatıyorlar…

Bilgi birikimini yanlış kullanıyorlar, manevi hazineyi saklıyorlar, kendi türlerine ve ortak gelişime ihanet içerisindeler.

Mavi Marmara olayına dönelim.

İyi duygular içerisinde müslüman kardeşlerinin yıkılan evlerini onarmaya yola çıkmış, Allah sevgisiyle beslenmiş vatan evlatlarımız bir tarafta umutla ve Allah’tan aldıkları cesaretle yardım taşıyorlar… Korkacakları, kaybedecekleri hiç bir şey yok (Gerçekten Yok Mu?) Üstelik şehit mertebesine ermek gibi bir şansları var ( Gerçekten Rahmet böyle mi buyurmuş…?)

Çünkü Allah korkusu olmayan imansız insanların elinde acı çektirilen müslüman kardeşlerine yardıma gidiyorlar…

Öte yanda, varoluşundan bu yana o toprakların bir parçası olmuş, ilk hak dini’nin ve Allah’ın kelamının indiği Yahudi ümmeti 4 bir tarafı kendisini canavar olarak bellemiş ve Onları yok etmek için an kolluyor… Sürekli diken üzerindeler. Geçmişleri acı, işkence, ölüm, kin ve sürgünlerle dolu! Korkuyorlar ve güvensizlik içerisindeler…

Alıp verilemeyen şey aslında ortada, sadece bir devletin değil bir ümmetin varlığını devam ettirmesi söz konusu olan. Her iki taraf da aynı korkuyu paylaşıyor ve sadece isimlendirmeleri farklı!

Türkler ve Museviler dostlukların tarihin çok eski zamanlarından bu yana perçinlediği iki topluluk ve her iki toplum her daim birbirlerinin inançlarına saygıda kusur etmemiş. İç içe yaşamış ve birbirlerinin gücünden bilgisinden ve erdemlerinden istifade etmiş… Yer yer meydana gelen tatsızlıklarda bile birbirlerine sırt çevirmemiş.

Günümüze döndüğümüzde, İnsanlığın ve onların bağlı olduğu Devlet-Özgürlük-Yaşam dinamiklerinin Politikalar, Stratejiler ve Manevi İnanç Birlikleri üzerinde aslında fazla evrimleşmemiş ve geçmişteki kalıtımsal sorunlarından arınmamış bir şekilde devam ettiğini görüyoruz.

Ancak iletişim teknolojilerinin haberlerin ve mesajların yayılmasına kazandırdığı ivmeler sayesinde günümüz toplumlarının iletişimleri ve karar alma süreçleri kısalmış gözüküyor. Böylece toplumsal düşünce,kin ve nefret duyguları eskisinden çok daha hızlı beslenip büyütülebiliyor… Medya ve iletişim bu açıdan kullanıldığında çok büyük toplumsal buhranlara gebe olduğumuzu görüyoruz…

Ve o vahim olay meydana geliyor.

Yardım malzemeleri taşıyan gemiler, emir kulu askerler tarafından uluslararası kurallara aykırı bir şekilde durduruluyor, basılıyor…

İki tarafı da bir korku salıyor…

Korkunun hakim olduğu o an iki taraf içinde gerekli olan bir tek kıvılcım…

Bir taraf medyadan gördüğü, eli müslüman kanına bulaşmış çocuk katili askerlerle yüz yüze geliyor: Ölüm korkusu onları sarıyor!

Bir taraf dilini bilmediği ve bağıran telaşlı ve eli sopalı kalabalıkla karşı karşıya bir tarafta yukarıdan aldıkları emirler kaçarsa vatan haini olacak: Ölüm korkusu onları da sarmalıyor!

Bir kıvılcım.

Korku galip geliyor.

9 masum can, şehit mertebesine eriyor (güya…?)

Oysa Kuran’a vakıf müminler bilirler içinde yazanı….

Ölen ise göçer gider organik boyuttan… geriye anılar kalır sevdiklerinin hatıralarında, birde bıraktıkları dünya malı kim bilir kimlerin işine yarayacak…

Büyük Devletler içinse yitip giden bir kaç masum, ileri ki kazançların, beriki kayıpların diyetidir…

Gelecekteki birliği kurbanlar anısına bayram ile inşa ve ifa ederler…

bireyler bilinçlenmedikçe kurban olmaya devam ederler….

şimdi okumak vaktidir…

Bireyler için aydınlanmak vaktidir…

Kuran’ı anlamak vaktidir…

İnsanı tanımak vaktidir…

Korkuyu öldürmek vaktidir…

Bunları başardığımızda ise bizi daha zor görevler ve daha büyük mükafatlar beklemektedir…

Ama şimdiye döndüğümüzde;

akan kanlar masumların,

işlenen günah devletlerin,

insanlığın gözünü kör eden karanlık ise korkularının

ESERİDİR!

Ulusal Barışa Bir Adım Daha…

Kuran’ın inişinin 1400 ncü yılı Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri ile yurdumuzun dört bir yanında inanılmaz bir heyecan ve daha önce görülmemiş bir birlik ve beraberlik duygusu içerisinde kutlanıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının bu vesile ile İstanbul’da düzenlediği gecede ülkemizin saygın kurumları ve her kesimden şahsiyetlerin bir araya gelişi; Türkiye’de kültürel, inançsal, etnik ve siyasal çatışmaların istenildiği takdirde ne kadar kolayca aşılabileceğinin bir emsali niteliğinde büyük ve kutlu bir buluşma olmuş.

Adeta Ulusal Barış yönünde atılmış bir büyük adım niteliğinde…

Bu buluşma aynı zamanda “öcü” olarak nitelendirilen ve “düşman” olarak gösterilmeye çalışılan bir ” merkezi – neo liberal” ve inançlı kesimin aslında yaftalandıkları gibi bir Atatürk düşmanı olmadığının, Cumhuriyetle bir kavgası veya hesabı olmadığının, tam tersine Cumhuriyet ve kurucusu Ulu Önder Atatürk’e varlığını bir borç bildiğinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sanılanın aksine “yok etmeye yada dönüştürmeye” değil,  yaşatmaya ve geliştirmeye çalıştığının yönünde bir mesaj veriyordu kanımca.

Aklımda şu sorular belirdi :

“Eğer bu farklı ideolojiler birbirlerinden korkmayı bırakıp, bir arada yaşamanın ve çok bilinçli olmanın zenginliği üzerinde dursaydı, tehlikeden arınmış nasıl bir Türkiye’de yaşardık?”

“Kurumlar arası çatışmalarla, kavgalarla ve sürtüşmelerle değil de uyum içerisinde müzakere edilseydi sorunlarımız, daha çağdaş bir anayasa, toplum ahlakı ve ulusal bilinç; daha kolay mı oluşturulurdu ?”

” Açılım” değilde ” Ulus Kucaklaşması” gibi bir isimle adım atılsaydı etnik barışa, daha kolay mı ilerlerdik bu yolda?

Din işlerinin devlet içerisinde olmadığı aşikar, tarikatların, dergahların, vb. oluşumların demokratik bir şekilde ve insan haklarına saygılı ve kanunlar çerçevesinde işlediği sürece kültürel zenginliğimize, insanoğlunun farklı tecrübelerine birer örnek ve katkı teşkil ettiğinin kabullenilmesi ve toplumun her kesimiyle barış içerisinde yaşanabilmesi korkulduğu gibi Ulusumuza bir zarar getirmiyor olabilir; çünkü şimdiye kadar sesli/sessiz sedasız var olmuş bu oluşumlar modern yaşamımızı, özgürlüklerimizi kısıtlamadı; onlarda her kesim kadar özgür ve kısıtlanmadı…

İşte Türkiye’de her kesimi kucaklayan ve her farklı sesi ayrı ayrı dinleyen ve tıpkı bir müzisyen ustalığı ile bunlardan uyumlu bir koro oluşturmaya çalışan bir yönetim anlayışı her geçen gün büyüyor ve gelişiyor…

Daha önce “Ulus elden gidiyor!” korkusu üzerinden prim yapanların silahlarını elinden alan bu yeni anlayış, kendisini orta sert bir üslup ile her kesime kabul ettiriyor ve bunu insanlara “daha doğru” olan yeni bir anlayışı benimseterek bazen sancılı bazense huzur dolu bir melodi dinletisi edasında yapıyor…

Aslında, AKP Hükümeti’nin yaptığı;  Ülkenin her kesimini dinleyerek liberal yaklaşım ve Sosyalist İslam anlayışının sentezlendiği, inancın hak ettiği önemi gördüğü ancak politika ve siyasete alet edilmediği, yeni “Neo-Liberal” bir yönetim anlayışı geliştirmenin de ötesinde bir şey…

Parti tabanına baktığımızda hiçbir siyasal ayrım yapılmaksızın her ideolojiden siyasetçinin AKP çatısı altında kabul edildiğini görüyoruz. Burada asıl önemli olan şey bu partinin “Çağdaş Türkiye” yolunda çalışmayı diğerleri gibi belirli kalıplarla sınırlamamış olması, Ak partinin liberal bakışı da aşmasına sebep olan işte bu “karşılıksız inanç” bilinci, erdemli bir şekilde tabanın her kesiminin kendisince iyi bir şeyler yapmaya çalıştığını kabul ediyor, onaylıyor ve orta yolu bulması da bu saatten sonra oldukça kolaylaşıyor…  Başarıda tam burada gizli… “Herkese inanıyor ve kendisine inanılanlar da daha canla başla çalışarak elinden gelen bütün hünerlerini sergiliyor”

Geriye usta bir müzisyen gibi iyi bir akort yapmak ve çok sesli mükemmel bir eser yaratmak kalıyor.

Her kesimin huzur içerisinde kardeşçe yaşayabildiği, haftanın 3 günü her ilahi dinin kendisine özgü ibadetlerinin yerine getirile bildiği, etrafında onca etnik çatışma, savaş, ekonomik sorunlar ve ideoloji yarışları süregelirken kendi coğrafyasında bütün Dünyaya örnek olan bir Türkiye çok da uzakta görünmüyor aslında…

Aslında küresel Barışın anahtarı Türkiye…

Ama önce,

Daha fazla sağduyu,

daha olumlu bir bakış,

daha anlaşılabilir bir dil,

daha adil eleştiri,

daha çok uzlaşı,

ve Ulusal Barış…

Kendi içerisinde barışık bir Türkiye,

daha büyük bir Türkiye,

herkesin içerisinde yaşamaktan gurur duyduğu,

pasaportunu övünçle taşıdığı bir Türkiye,

Çevresindeki tüm komşularla bütünleşmiş, birleşmiş bir Türkiye…

daha mutlu bir Türkiye…

daha güvenli bir Türkiye…

daha zengin bir Türkiye… ve

daha mutlu bir Avrasya…

daha güvenli bir Avrasya…

daha zengin bir Avrasya… ve

daha mutlu bir Dünya…

daha güvenli bir Dünya…

daha zengin bir Dünya…

Uzak ama çok da uzakta değil…

Düşünelim…

Dünya Barışı ve Engeller

Bir dünya düşünün,

sınırların olmadığı,

üzerinde yaşayan tüm insanların “Dünya Vatandaşı” olarak nitelendirildiği ve hakların “Evrensel Kanunlar” ile korunduğu…

Halkların emeğe saygılı olduğu, yerleşme, dolaşma haklarının sınırsız biçimde özgür olduğu…

Para biriminin kullanılmadığı…

Eğitimin ömür boyu isteğe bağlı olarak sürdüğü ve ücretsiz olduğu…

Sınav ve notla değil, bilgiyi kullanma yeteneğimizin ölçüldüğü ve bilime katkılarla kazandığımız ünvanların olduğu bir gelişim sistemi…

Fizyolojik (Hayati/Yaşamsal) ihtiyaçların hepsinin ücretsiz olarak karşılandığı ve yoksulluğun olmadığı bir dünya…

Zenginlik faktörlerinin yerini yaratıcılık faktörlerinin oluşturduğu bir dünya…

Başarının başkalarından daha çok kazanmak değil de daha çok yenilik bulmak anlayışının benimsendiği bir dünya…

Parayla değil, öğrenilerek, yaratıcılık ve geliştirilen yetenekler doğrultusunda her bir bireyin “Lüks” olarak adlandırdığımız maddelere sahip olduğu bir dünya…

(Yani Ali’nin zevki motorlar ise, Ali’nin motorsikletini hayalindeki gibi oluşturabilmesi için, ilgili fabrikalara çizdiği parçaları yaptırdığını ve atolyede bunları birleştirip, boyayıp bir araya getirerek “Lüks” ünü kendi ürettiği bir dünya… Tamamen kişisel yaratıcılıkla üretilmiş, kişisel emek ve beraberinde kişiyi geliştirici etkileri olan bir “Lüks Hayat”…)

Bütün insanlığın, evrensel çıkarlar doğrultusunda ortak hayalleri geliştirmek uğrunda bütün olarak çalıştığı bir dünya…

Artmakta olan nüfus için yeni diyarlar bulmaya çalışan, herkesi kendi evladı gibi seven bireylerlerden oluşmuş birbirini seven bir dünya…

İnançsal ayrımları önemsemeyen, inancın toplumsal değil, kişisel olduğunu benimsemiş ve kişisel haklara saygılı hür bireylerin oluşturduğu, inançsal evrimini tamamlamış bir dünya…

Farklı coğrafyalardan kaynaklanan ırksal değişkenler ve özellikleri uygun amaçlar için kullanmayı başarabilmiş bilgi toplumlarının ulaştığı,

yüksek kalitede iş gücü ve verimliliğinin sağlanmış olduğu ileri insan ırkları ile dolu bir dünya…

Silahsızlanmış, suçtan arınmış, bireysel olgunluğun evrimleştiği bir dünya…

Her söylediğimizin, bulunduğumuz anın ve yaptıklarımızın kayıt edildiği ve bundan rahatsızlık duymayacak şekilde gelişmiş şeffaf bireylerin yer aldığı yalandan arınmış bir dünya…

vesayir…

Günümüz Dünyası,

çok söze gerek var mı???

Hak ettiğimiz bu mu ?

yoksa evrim sürecindeki bir geçiş mi tüm bu yaşananlar?

Düşünelim!

Daha iyi bir dünya mümkün!

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.